Türkiye uzun yıllardır ekonomik krizler gördü. Devalüasyonlar yaşadı, bankalar battı, gecelik faizlerin fırladığı günler oldu. Ama bugün yaşanan tablo geçmiş krizlerden farklı. Çünkü artık mesele sadece ekonomi değil; toplumun ruh hali de ciddi şekilde değişiyor. Sokakta yürürken insanların yüzüne bakın… Kimsenin konuştuğu şey ideoloji değil artık. Herkes aynı şeyi soruyor “Bu hayat daha ne kadar pahalı olacak?”
Eskiden vatandaş ay sonunu düşünürdü, şimdi hafta sonunu düşünüyor
Market rafları psikolojik savaş alanına dönmüş durumda. İnsanlar ihtiyaç dışı alışveriş yapmıyor ama yine de kasada şaşırıyor. Çünkü fiyat algısı tamamen bozuldu. Dün 50 liraya pahalı denilen ürün bugün 150 liraya “normal” görünmeye başladı. İşte tehlike tam burada başlıyor. Bir toplum yavaş yavaş yoksulluğa alışıyor.
En korkutucu kriz budur
Çünkü ekonomik kriz geçebilir. Ama toplumun beklenti eşiği düşerse, yani
insanlar daha kötü yaşamayı “normal” kabul etmeye başlarsa, ülkenin toparlanması çok daha zor olur. İktidar kanadı sürekli ekonomik programın sonuç vereceğini söylüyor. Muhalefet ise hayat pahalılığı üzerinden sert eleştiriler yapıyor. Ancak gerçek hayat siyaset ekranlarından çok daha ağır ilerliyor. Bugün Türkiye’de orta sınıf sessizce eriyor. Eskiden ev almayı düşünen, araba değiştirmeyi planlayan, çocuk okutmak için yatırım yapan kesim artık yalnızca faturaları hesaplıyor.
Bu çok kritik bir kırılma
Çünkü bir ülkenin omurgası orta sınıftır. Orta sınıf güç kaybettikçe toplumsal huzursuzluk büyür. İnsanlar gelecek planı yapamaz hale gelir. Gençler yurt dışını çözüm olarak görmeye başlar. Bugün üniversite öğrencileri diplomadan çok bağlantı arıyor. Yeni mezunlar hayal değil “asgari geçim” hesabı yapıyor.
Emekliler yıllarca çalışmanın karşılığını değil, ay sonunda eksik kalan market listesini konuşuyor.
Peki neden bu noktaya gelindi?
Çünkü Türkiye uzun yıllardır üretim yerine tüketim ekonomisiyle büyümeye çalıştı. İnşaat odaklı model kısa vadede hareket yarattı ama kalıcı refah üretmedi. Döviz arttığında bütün sistem kırılmaya başladı. Üstelik sadece ekonomik hatalar da değil mesele… Türkiye’de güven duygusu aşınıyor, Ekonomide güven her şeydir. Vatandaş yarına güvenmezse: parasını harcamaz, yatırım yapmaz, üretmez, risk almaz. Bugün piyasalarda yaşanan en büyük problem tam olarak
budur! Belirsizlik kimse doların ne olacağını, kiraların nereye gideceğini, faizlerin nasıl değişeceğini, birkaç ay sonra hayatın nasıl olacağını kestiremiyor. Bu ortamda insanlar doğal olarak savunma psikolojisine giriyor. Bir başka önemli mesele de siyasetin dili… Türkiye’de siyaset uzun zamandır sürekli gerilim üzerinden ilerliyor. Her gün yeni bir tartışma, yeni bir kriz, yeni bir kutuplaşma başlığı ortaya çıkıyor. Oysa toplum artık kavga görmek istemiyor. Vatandaş biraz nefes almak istiyor. İnsanlar ekonomik fedakârlığa bazen sabredebilir. Ama adalet duygusu
zedelenirse, gelir dağılımı bozulursa ve bazı kesimlerin ayrıcalıklı yaşadığı düşünülürse öfke büyür. Bugün sokaktaki en tehlikeli duygu yoksulluk değil; adaletsizlik hissi. Çünkü insanlar artık sadece fakirleştiğini düşünmüyor. Aynı zamanda yükün eşit paylaşılmadığına inanıyor. Ve bu duygu büyüdükçe toplumsal kopuş riski artıyor. Türkiye’nin hâlâ büyük potansiyeli var. Genç nüfusu var. Üretim gücü var.Coğrafi avantajı var. Ama bunların işe yaraması için önce güven ortamının yeniden kurulması gerekiyor. Ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Ekonomi aynı zamanda umut meselesidir. Bir ülkede insanlar yarının bugünden daha iyi olacağına inanıyorsa krizler aşılır. Ama toplum umudunu kaybetmeye başlarsa, işte o zaman en büyük alarm çalıyor demektir. Bugün Türkiye tam da o kritik eşikte duruyor. Editör
; Cem Bayram SEÇEN