14 Ağustos 2026 Cuma
Cem Bayram Seçen yazıyorBursa’nın caddelerinde son zamanlarda bir şey giderek daha fazla dikkat çekiyor: Motosikletlerin sayısı değil, bazı motosikletlilerin kuralları yok sayması! Artık şehir içinde yürürken, otomobil kullanırken, kavşaktan geçerken insanın gözü sürekli aynada. “Acaba sağdan bir motosiklet mi gelecek?” “Acaba kırmızı ışıkta duracak mı?” “Acaba kaldırımdan mı çıkacak?” “Acaba önümden bir anda makas atarak mı geçecek?” İşte asıl mesele burada. Ben motosiklete karşı değilim. Tam tersine… Motosiklet de bu şehrin bir ulaşım aracıdır. Kurallara uyan, kaskını takan, hız sınırına dikkat eden, yayaya ve diğer araçlara saygı gösteren binlerce motosiklet sürücüsü var. Ama kuralsızlığı normalleştirenlere itirazım var!
BURSA SOKAKLARI YARIŞ PİSTİ DEĞİLBursa’nın caddeleri yarış pisti değildir. Özellikle gecenin sessizliğinde egzoz sesleriyle mahalleleri ayağa kaldırmanın hiçbir açıklaması olamaz. Bir insan gece evinde uyuyor.Bir çocuk uyuyor.Yaşlı bir vatandaş dinleniyor. Sabah işe gidecek bir çalışan yatağında.Ve bir anda… VİZZZZZZ! Motor sesi bütün mahalleyi inletiyor. Bunun adı özgürlük değil. Bunun adı başkasının yaşam alanına saygısızlıktır. Motosiklet kullanmak bir özgürlük olabilir ama başkasının huzurunu bozmak özgürlük değildir.
KIRMIZI IŞIK NEDEN VAR?Bursa’nın kavşaklarında zaman zaman öyle görüntülerle karşılaşıyoruz ki insan gerçekten şaşırıyor. Kırmızı ışık yanmış. Araçlar durmuş. Yayalar bekliyor. Ama bazı motosiklet sürücüleri için sanki kırmızı ışık yok! Sağdan geçiyor… Soldan geçiyor… Araçların arasından ilerliyor… Ve birkaç saniye kazanmak için herkesin hayatını riske atıyor. Soruyorum: O birkaç saniye gerçekten buna değer mi? Bir insanın hayatı birkaç saniyeden daha mı değersiz?
KALDIRIMLAR YAYALARINDIR!
Bir başka sorun da kaldırımlar. Bursa’da yaya yürümek zaten bazı bölgelerde başlı başına mücadele. Bir de kaldırıma motosiklet çıkınca vatandaş ne yapacak? Yolun ortasına mı inecek? Yaşlı vatandaş ne yapacak? Çocuk ne yapacak? Bebek arabasıyla yürüyen anne-baba ne yapacak? Kaldırımın amacı bellidir: Yaya içindir. Motosikletin yeri ise trafik kurallarının belirlediği yoldur.
“BEN MOTORCUYUM, BANA BİR ŞEY OLMAZ” MANTIĞI OLMAZMotosikletin en büyük avantajı çeviklik olabilir. Ama aynı zamanda sürücüyü koruyan kapalı bir otomobil gövdesi yoktur. Bu nedenle kuralsızlığın bedeli motosiklet sürücüsü açısından çok daha ağır olabilir. Zaten Türkiye’deki güncel veriler de bunun ciddi bir trafik güvenliği meselesi olduğunu gösteriyor. 2026’nın ilk dört ayında motosikletlerin tüm taşıtlar içerisindeki tescil oranı %21,3 olurken kazalara karışma oranı %47,1 olarak açıklandı. Motosiklet kazalarındaki kusurların önemli bölümünü hız, kavşaklarda geçiş önceliğine uymama ve şerit ihlalleri oluşturdu. Bu rakamlar bize bir şeyi söylüyor: Motosiklet meselesi artık sadece motosiklet sürücüsünün meselesi değildir. Bursa’nın trafik güvenliği meselesidir.
DENETİM SADECE CEZA KESMEK DEĞİLDİRBurada yetkililere de büyük görev düşüyor. Denetim sadece belli günlerde yapılan uygulama olmamalı.Özellikle: Kırmızı ışık ihlalleri, aşırı hız, kaldırım kullanımı, tehlikeli şerit değiştirme,standart dışı ve aşırı gürültülü egzoz,kask ve koruyucu ekipman kullanımı, tescil ve diğer yasal yükümlülükler konusunda etkin ve sürekli denetim gerekiyor.Zaten İçişleri Bakanlığı 2026-2027 Motosiklet Denetimleri Eylem Planı kapsamında denetimlerin artırılması, trafik ışıklarında motosikletler için özel bekleme alanları ve güvenli şerit paylaşımı gibi uygulamaları gündeme aldı. Peki Bursa? Bursa bu uygulamaların neresinde?
Burada önemli bir ayrım yapalım. Bütün motosiklet sürücülerini aynı kefeye koyamayız. İşine gidip gelen…Kaskını takan…Sinyalini kullanan…Hızını kontrol eden… Yayaya yol veren…Trafik kurallarına uyan… Motosiklet kültürünü gerçekten bilen sürücülerimize saygımız var. Benim sözüm onlara değil.Benim sözüm: “Nasıl olsa motosikletim küçük, kimse bana bir şey yapamaz.” diyenlere. “Aradan geçerim.” diyenlere. “Kırmızı ışıkta kim bekler?” diyenlere. “Egzozumun sesi güzel.” diyerek bütün mahalleyi ayağa kaldıranlara.Ve en önemlisi: “Bana bir şey olmaz.” diye düşünenlere.
BURSA’DA TRAFİK KÜLTÜRÜ DEĞİŞMELİBursa büyüyor. Nüfus artıyor. Araç sayısı artıyor. Motosiklet sayısı artıyor. Kurye trafiği artıyor. Elektrikli araçlar, bisikletler ve scooterlar da şehir hayatının parçası haline geliyor.Dolayısıyla artık eski trafik anlayışıyla bu şehri yönetmek mümkün değil. Yeni bir trafik kültürüne ihtiyacımız var. Bu kültürün temelinde ise tek bir kelime bulunmalı: SAYGI. Otomobil sürücüsü motosiklete saygı gösterecek. Motosiklet sürücüsü yayaya saygı gösterecek. Yaya trafik kurallarına uyacak. Kuryeler zaman baskısıyla tehlikeli davranmaya zorlanmayacak. Denetim ekipleri etkin olacak. Belediye ve ilgili kurumlar güvenli ulaşım altyapısını geliştirecek. Çünkü trafik yalnızca araçların hareket ettiği bir alan değildir. Trafik, insanların birbirine emanet edildiği bir yaşam alanıdır.
Kardeşim… Sen o motosiklete bindiğinde sadece kendini değil, aileni de temsil ediyorsun. Seni evde bekleyen bir annen olabilir. Bir baban olabilir. Bir kardeşin olabilir. Bir çocuğun olabilir. Seni seven insanlar olabilir. Bir kırmızı ışıkta durmak seni küçültmez. Hızını azaltmak seni acemi yapmaz.Kask takmak seni korkak yapmaz.Yayaya yol vermek seni yavaşlatmaz. Tam tersine, seni gerçek bir sürücü yapar. Bursa’nın sokaklarında motor sesi olabilir. Ama kuralsızlığın sesi olmasın.Gaz açılabilir. Ama insan hayatının önüne geçilmesin. Motosikletler Bursa’nın trafiğinde olsun. Ama Bursa trafiği motosikletlerin kuralsızlığına teslim olmasın. Benim isyanım motora değil. Benim isyanım kuralsızlığa..! Köşe yazısı ; Cem Bayram Seçen
Magazin dünyasında yazın sıcaklığı yalnızca hava sıcaklıklarıyla hissedilmiyor. Ünlü isimlerin aşkları, evlilik kararları, sahne heyecanları ve yeni projeleri derken magazin gündemi de adeta nefes almadan değişiyor. Kimi için yeni bir hayat başlıyor, kimi için beyaz gelinlik heyecanı yaşanıyor, kimi ise kariyerinde dünya sahnesine çıkmaya hazırlanıyor. Fakat bu haftanın en dikkat çeken başlıklarından biri, uzun süredir özel hayatlarıyla gündemde olan Duygu Sarışın ile Prof. Dr. Mete Atatüre’nin evlilik kararı oldu. Çiftin Sicilya tatili sırasında gelen evlilik teklifinin ardından Sarışın’ın “evet” dediği bildirildi.
Oyuncu Duygu Sarışın ile Cambridge Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mete Atatüre’nin ilişkisi yeni bir aşamaya geçti. Çiftin Sicilya tatilinde aldığı evlilik kararı magazin gündeminin dikkat çeken haberlerinden biri oldu. Bir tatil..Bir teklif…Ve hayatlarının geri kalanına ilişkin önemli bir karar. Magazin dünyasında romantik hikâyelerin adresi çoğu zaman İstanbul, Paris veya Bodrum olur. Bu kez sahne Sicilya’ydı.
BİR BAŞKA DÜĞÜN HABERİ: HARE SÜREL EVLENDİOyuncu Hare Sürel de hayatını öğretim görevlisi Oğuz Erdin ile birleştirdi. Çiftin evliliği geçtiğimiz günlerde magazin gündemine yansıdı. Böylece sanat dünyasında yaz aylarının düğün trafiğine bir isim daha eklenmiş oldu. Magazin dünyasında yeni aşklar kadar yeni evlilikler de dikkat çekiyor. Ve anlaşılan o ki 2026 yazı, ünlüler dünyası açısından “evlilik sezonu” olmaya aday.
BU KEZ HABERLERİN EN ACI TARAFIMagazin dünyası yalnızca mutluluklardan ibaret değil. Arabesk müziğin sevilen isimlerinden Cansever, 59 yaşında hayatını kaybetti. Bir süredir lösemi tedavisi gören sanatçının vefatı müzik dünyasında büyük üzüntü yarattı. Ardından çok sayıda sanatçı sosyal medya üzerinden taziye mesajları paylaştı. Cansever, özellikle 1990’lı yıllarda seslendirdiği arabesk eserlerle geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmıştı. Onun ardından geriye şarkıları, sahne görüntüleri ve sevenlerinin hafızasındaki sanatçı kimliği kaldı. Magazin dünyasının ışıltılı yüzünün arkasında böyle acı vedaların da bulunduğunu bir kez daha gördük.
Magazin gündeminin genç isimlerinden Sıla Saraydemir ise bambaşka bir heyecanın peşinde. Türkiye’yi 73. Dünya Güzellik Yarışması’nda temsil edecek olan Saraydemir, yarışma hazırlıkları kapsamında Vietnam’a gitti. Genç isim, yolculuğu öncesinde hedefinin dünya olduğunu belirtti. Türkiye’den uluslararası yarışmalara katılan isimlerin yolculuğu her zaman büyük ilgi görüyor.Şimdi gözler Vietnam’daki organizasyonda. EKRANIN EN SICAK ADRESİ: MASTERCHEF ; Magazin ve televizyon gündeminin değişmez başlıklarından biri de yarışma programları.MasterChef Türkiye yeni sezonunda ana kadro heyecanını sürdürüyor. Ana kadronun belirlenmesinin ardından yedeklerden yarışmaya katılacak isimler için de mücadele devam ediyor. 9 Ağustos tarihli bölümde ana kadro için son mücadeleler yaşandı. Mutfakta rekabet arttıkça sosyal medyadaki yorumlar da çoğalıyor. Bir tarafta tabaklar… Diğer tarafta yarışmacıların heyecanı…Ekranın önünde ise izleyicinin merakı: “Bu sezon kim şampiyon olacak?”
MAGAZİNİN YENİ KURALI: SOSYAL MEDYAArtık sanatçıların hayatındaki gelişmeleri öğrenmek için ertesi gün gazete beklemek gerekmiyor. Bir fotoğraf…Bir hikâye…Bir emoji…Bir paylaşım…Ve magazin gündemi birkaç dakika içinde değişebiliyor. Ancak bunun başka bir tarafı da var. Sosyal medyada ortaya atılan her iddia gerçek değil. Özellikle aşk, ayrılık, evlilik ve tartışma haberlerinde sanatçıların kendi açıklaması veya güvenilir haber kaynaklarının doğrulaması olmadan kesin ifadeler kullanmak doğru değil. Magazinin heyecanı başka… Gerçek başka.
Kimi Sicilya’da evlilik teklifine “evet” diyor. Kimi nikâh masasına oturuyor. Kimi uluslararası bir yarışma için yola çıkıyor. Kimi yeni projesiyle ekranlara hazırlanıyor. Kimi ise sevenlerine veda ediyor. İşte magazin dünyasının gerçek yüzü tam da burada. Bir gün alkış…Bir gün düğün… Bir gün kırmızı halı…Bir gün hüzün… Ve ertesi gün yeni bir haber.
MAGAZİNİN PERDE ARKASINDA NE VAR?Ünlülerin hayatlarını dışarıdan izlemek kolay. Kırmızı halıdaki birkaç saniyeyi görüyoruz. Sahnedeki alkışı görüyoruz. Sosyal medyadaki güzel fotoğrafı görüyoruz. Ama kamera kapandığında ne olduğunu bilmiyoruz. Belki de magazinin en büyük yanılgısı burada başlıyor. Bir fotoğraf bütün hikâyeyi anlatmıyor. Bir paylaşım bütün gerçeği açıklamıyor.Bir sessizlik mutlaka ayrılık anlamına gelmiyor.Birlikte çekilmiş bir fotoğraf da mutlaka aşk demek değil. Bu nedenle iyi magazin haberciliği yalnızca “ne oldu?” sorusunu değil, “Gerçekten ne biliyoruz?” sorusunu da sormalı.
2026 yazında magazin dünyası yine bildiğimiz gibi: Aşk var. Düğün var. Yeni başlangıçlar var. Dünya sahnesine çıkma heyecanı var.Televizyon rekabeti var. Ve maalesef sanat dünyasından gelen acı vedalar da var. Magazin, hayatın renkli tarafını gösterirken hayatın kendisi olduğunu da unutmamak gerekiyor. Çünkü kameraların önündeki insanlar da… Bizim gibi seviniyor, üzülüyor, evleniyor, çalışıyor ve hayatlarına devam ediyor. Yarın magazin sayfalarında hangi haberin manşete çıkacağını ise kimse bilmiyor. Ama bir şey kesin: Magazin dünyasında perde hiç kapanmıyor. Özel Haber ; Cem Bayram SEÇEN
Ay, Güneş’in önüne geçti: Gökyüzünde dakikalar süren olağanüstü şölenGökyüzü meraklılarının uzun süredir beklediği Güneş tutulması bugün dünyanın farklı bölgelerinde gözlemlendi. 12 Ağustos 2026 tarihinde gerçekleşen tutulma, özellikle Kuzey Atlantik çevresi, Grönland, İzlanda ve İspanya’nın bazı bölgeleri açısından önemli bir astronomi olayı oldu. Tam tutulmanın görülebildiği bölgelerde Ay’ın Güneş’in önünü tamamen kapatmasıyla gündüz kısa süreliğine geceye benzer bir görünüme büründü. Güneş’in parlak yüzeyi Ay tarafından örtülürken, uygun koşullarda Güneş’in dış atmosferi olan korona da çıplak gözle değil, güvenli gözlem koşulları altında izlenebildi. Astronomi açısından bu olay yalnızca görsel bir şölen değil; Güneş’in dış atmosferinin, Dünya atmosferinin ve Güneş ışınımının incelenmesi açısından da önemli bir gözlem fırsatı oluşturdu.
TUTULMA NASIL MEYDANA GELİYOR?Güneş tutulması, Ay’ın Dünya ile Güneş arasına girmesi ve Güneş ışığının Dünya’nın belirli bölgelerine ulaşmasını geçici olarak engellemesiyle meydana geliyor. Ay’ın gölgesi Dünya üzerine düştüğünde tutulma başlıyor. Ancak Ay’ın gölgesinin Dünya üzerinde izlediği alan oldukça dar olabiliyor. Bu nedenle bir tutulmanın gerçekleşmesi, Dünya’nın her yerinden aynı görüntünün görülebileceği anlamına gelmiyor.Tam tutulmada Ay, Güneş’in görünen diskini tamamen kapatıyor. Parçalı tutulmada ise Güneş’in yalnızca bir bölümü Ay tarafından örtülüyor. Halkalı tutulmada Ay, Güneş’in tamamını kapatamayacak kadar küçük görünür ve Güneş’in çevresinde parlak bir “halka” oluşuyor.
12 AĞUSTOS 2026 TUTULMASININ ÖZELLİĞİ2026’daki tutulma, astronomi takviminin en dikkat çekici Güneş tutulmalarından biri olarak öne çıktı. Tam tutulmanın yolu Grönland’dan başlayarak İzlanda ve İspanya üzerinden ilerledi ve Akdeniz’e doğru uzandı. Tam tutulmanın görülebildiği dar koridorun dışında kalan bölgelerde ise tutulma parçalı olarak izlenebildi. Bu durum Türkiye açısından da önemli.
TÜRKİYE’DE NE GÖRÜLDÜ?12 Ağustos 2026’daki tam tutulma Türkiye’den izlenemedi. Türkiye’nin bulunduğu bölge, bu tutulmanın tam tutulma yolunun dışında kaldı.Türkiye açısından bir sonraki dikkat çekici Güneş tutulması ise 2 Ağustos 2027 tarihinde gerçekleşecek. Türkiye’den bu tutulma parçalı olarak görülebilecek. Dolayısıyla 2026 tutulması Türkiye için “tam tutulma” niteliğinde değilken, 2027 tutulması Türkiye’deki gökyüzü gözlemcileri açısından çok daha özel bir fırsat olacak.
Tam tutulmanın yaşandığı bölgelerde Ay’ın Güneş’i tamamen kapatması, Dünya yüzeyine ulaşan doğrudan Güneş ışığının büyük ölçüde azalmasına neden oluyor. Bu sırada çevredeki ışık seviyesi düşüyor, gökyüzünün rengi değişiyor ve ufuk çevresinde farklı ışık koşulları ortaya çıkabiliyor. Ancak bu durum Dünya’nın gerçekten geceye girdiği anlamına gelmiyor.Sadece Ay’ın gölgesi belirli bir bölgenin üzerine düşüyor. Bu gölge birkaç dakikalık çok özel bir astronomik deneyim oluşturuyor.
Tam tutulmanın en etkileyici özelliklerinden biri Güneş’in koronasıdır. Korona, Güneş’in dış atmosferidir ve normal koşullarda Güneş’in çok parlak yüzeyi nedeniyle kolayca görülemez.Ay Güneş’in parlak diskini örttüğünde koronanın daha kolay gözlemlenebilmesi, bilim insanlarına Güneş’in dış atmosferini inceleme fırsatı verir. Koronanın yapısı, sıcaklığı ve Güneş’ten dışarı doğru yayılan parçacıklarla ilişkisi, uzay havasının anlaşılması açısından da önem taşıyor.
İlk bakışta Ay her ay Dünya ile Güneş arasına giriyor gibi düşünülebilir. Ancak Ay’ın Dünya etrafındaki yörüngesi, Dünya’nın Güneş etrafındaki yörünge düzlemiyle tam olarak çakışmıyor. Bu nedenle çoğu yeniay sırasında Ay, Güneş’in biraz üstünden veya altından geçiyor. Güneş tutulmasının meydana gelebilmesi için Güneş, Ay ve Dünya’nın uygun bir geometrik hizalanmaya gelmesi gerekiyor. İşte bu nedenle tam Güneş tutulmaları gökyüzünün en dikkat çekici ve nispeten nadir olayları arasında bulunuyor.
TARİH BOYUNCA İNSANLAR TUTULMALARI NASIL YORUMLADI?Güneş tutulmaları modern astronominin gelişmesinden önce insanlar için büyük bir bilinmezlikti. Gündüz vakti Güneş’in aniden kaybolması, birçok toplumda korku ve şaşkınlık yaratıyordu. Eski medeniyetlerde tutulmalar bazen savaşların, felaketlerin veya hükümdarların kaderinin işareti olarak yorumlandı. Bugün ise durum tamamen farklı. Astronomlar tutulmaların gerçekleşeceği tarihleri, saatleri ve Dünya üzerinde görülebileceği bölgeleri matematiksel modellerle önceden hesaplayabiliyor. Bu değişim, insanlığın gökyüzünü yorumlama biçiminin binlerce yıl içinde nasıl değiştiğinin de önemli bir göstergesi.
Güneş tutulmaları yalnızca amatör gökyüzü gözlemcilerinin ilgisini çekmiyor. Bilim insanları tutulmalardan; Güneş’in atmosferini, koronanın yapısını, Güneş’in manyetik alanını, Dünya atmosferindeki değişimleri, Güneş ışığındaki geçici değişimleri incelemek için yararlanabiliyor. Geçmişteki tutulmalar ayrıca astronominin gelişmesinde önemli rol oynadı. Özellikle 1919 yılındaki Güneş tutulması, yıldız ışığının Güneş’in kütleçekimi nedeniyle nasıl saptığını test etmek açısından bilim tarihinde önemli bir yere sahip oldu.
Güneş tutulmalarıyla ilgili en çok yayılan iddialardan biri, tutulmaların büyük depremleri tetiklediği düşüncesidir. Ancak bir tutulmanın tek başına belirli bir depremi başlatacağını gösteren güvenilir bilimsel bir kanıt bulunmuyor. Tutulma sırasında Dünya, Ay ve Güneş arasındaki kütleçekim ilişkileri elbette değişen geometrik koşullar oluşturuyor; ancak buradan “tutulma olacak, büyük deprem meydana gelecek” şeklinde güvenilir bir sonuç çıkarmak mümkün değil. Bilimsel değerlendirmelerde bu tür iddiaların kanıtlarla desteklenmesi gerekiyor.
“TUTULMA İNSANLARIN DAVRANIŞLARINI DEĞİŞTİRİR Mİ?”Tutulmalar tarih boyunca insan davranışları ve çeşitli inanışlarla ilişkilendirildi. Ancak Güneş tutulmasının insanların karakterini, kaderini veya geleceğini belirlediğini gösteren bilimsel bir kanıt bulunmuyor. Tutulmanın gerçek ve ölçülebilir etkileri esas olarak ışık koşullarındaki değişim ve Dünya’nın uzay çevresiyle ilgili fiziksel süreçler üzerinden değerlendiriliyor.
Güneş tutulmalarında en önemli konu güvenlik. Güneş’e doğrudan bakmak gözlerde ciddi hasara yol açabilir. Bu nedenle tutulmayı izlemek isteyenlerin astronomi gözlemlerine uygun, sertifikalı Güneş gözlükleri veya uygun filtreler kullanması gerekiyor. Normal güneş gözlükleri, telefon kameralarının ekranları ya da benzeri yöntemler Güneş’e güvenli bakış için yeterli değildir. Özellikle teleskop veya dürbün gibi optik cihazlarla Güneş’e filtresiz bakmak son derece tehlikelidir.
12 Ağustos 2026 tutulmasının ardından gözler 2 Ağustos 2027 tarihine çevrilecek. 2027’de gerçekleşecek büyük tutulma dünya genelinde tam Güneş tutulması olacak. Ancak Türkiye’nin tamamında tam tutulma görülmeyecek; Türkiye’nin bazı bölgelerinde parçalı tutulma yaşanacak. Bu nedenle Türkiye’deki gözlemciler açısından 2027 tutulması da önemli bir astronomi olayı olacak. Daha ileride ise Türkiye’den görülebilecek tam Güneş tutulması için 30 Nisan 2060 tarihi dikkat çekiyor.
Güneş tutulmaları insanlara aslında çok basit fakat etkileyici bir gerçeği hatırlatıyor: Dünya, Ay ve Güneş sürekli hareket halinde. Bazen bu üç gök cisminin geometrik konumu öyle özel bir hizalanma oluşturuyor ki milyonlarca kilometrelik uzay, Dünya üzerindeki insanların birkaç dakikalığına aynı gökyüzü olayına tanıklık etmesine izin veriyor. Bugün bilim insanları bu olayın ne zaman gerçekleşeceğini hesaplayabiliyor. Binlerce yıl önce ise insanlar gökyüzüne bakıp bunun anlamını çözmeye çalışıyordu. Belki de Güneş tutulmalarını bu kadar etkileyici yapan şey tam olarak burada yatıyor: İnsanlık, gökyüzüne bakmayı hiç bırakmadı; sadece gökyüzünü açıklama biçimi değişti.
Şarj altyapısı genişliyor, satışlar değişiyor, yangın tartışmaları yeniden gündemde
TÜRKİYE’DE ELEKTRİKLİ ARAÇ SAYISI HIZLA ARTIYOREPDK verilerine dayanan Nisan 2026 verilerine göre Türkiye’deki elektrikli araç sayısı 427 bin 486’ya ulaşmış durumda. Aynı dönemde şarj noktalarının sayısı da 43 bin 9 seviyesine çıktı.Bunun yaklaşık 24 bin 468’i AC, 18 bin 541’i ise DC şarj noktalarından oluşuyor.Bu rakam bize önemli bir değişimi gösteriyor: Elektrikli otomobil artık Türkiye’de sınırlı sayıda teknoloji meraklısının kullandığı bir araç olmaktan çıkıyor.
ŞARJ İSTASYONLARINDA BÜYÜK YARIŞElektrikli otomobil sayısı arttıkça şarj altyapısına yapılan yatırım da büyüyor. 2026’nın ilk aylarında yüksek hızlı şarj noktalarının sayısının 16 bin 650’ye ulaştığı açıklandı. Üstelik hızlı şarj altyapısının bir önceki yıla göre yaklaşık üç kat büyüdüğü belirtiliyor. Bu gelişme özellikle şehirlerarası yolculuklar açısından kritik. Çünkü elektrikli otomobilin yaygınlaşmasının önündeki en büyük psikolojik engellerden biri hâlâ aynı: “Yolda şarjım biterse ne olacak?” İstasyonların yaygınlaşması bu endişeyi azaltıyor. EPDK’nın Şarj@TR platformu da sürücülere Türkiye genelindeki lisanslı halka açık şarj istasyonlarını, soket tiplerini, güçlerini, müsaitlik ve fiyat bilgilerini görme imkânı sunuyor.
FAKAT ŞARJ ARTIK SADECE “BEDAVA ULAŞIM” HİKÂYESİ DEĞİLElektrikli otomobilin en önemli avantajlarından biri yakıt maliyetinin düşebilmesi. Fakat burada da yeni bir gerçek ortaya çıkıyor: Elektrik ücretsiz değil. Özellikle yüksek güçlü DC istasyonlarında ücretler yükselirken elektrikli otomobil sahibinin “kilometre başına maliyet” hesabını daha dikkatli yapması gerekiyor. 2026’da bazı hızlı şarj noktalarında kWh fiyatlarının önemli ölçüde yükseldiğine ilişkin haberler yayımlandı. Dolayısıyla elektrikli otomobilin ekonomikliği; Aracın tüketimine, kullanılan şarj noktasına, şarj fiyatına, evde şarj imkânına, yıllık kilometreye göre değişiyor.
TÜRKİYE’DE OTOMOBİL PAZARI DA DEĞİŞİYOR2026’da elektrikli otomobil pazarında önemli bir rekabet yaşanıyor. Yerli üretim Togg başta olmak üzere Çinli, Avrupalı ve diğer üreticiler Türkiye pazarında daha fazla modelle yer alıyor. Temmuz 2026’da Togg’un yaklaşık 4.600 araçlık satışla aylık rekoruna ulaştığı bildirildi. Aynı dönemde toplam otomobil pazarı ise yıllık bazda geriledi. Bu tablo bize şunu gösteriyor: Pazar büyürken rekabet de sertleşiyor.
ASIL GÜNDEM: ELEKTRİKLİ ARAÇLAR YANIYOR MU?Son günlerde İstanbul Maltepe’de park halindeki bir elektrikli otomobilin park edildikten yaklaşık üç saat sonra yanması, elektrikli araç yangınları tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Ayrıca son altı ay içinde belirli bir modelle ilgili birden fazla yangın vakasının gündeme gelmesi üzerine üretim kaynaklı ortak bir kronik sorun bulunup bulunmadığı tartışılıyor. Distribütör tarafından ise araçlarda üretim kaynaklı ortak bir kronik sorun tespit edilmediği yönünde açıklama yapıldı. Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Bir otomobilin elektrikli olması, onun kesinlikle yanacağı anlamına gelmez. Aynı şekilde tekil yangın haberlerinden yola çıkarak bütün elektrikli araçları güvensiz ilan etmek de bilimsel olarak doğru değildir. Yangının nedeni her olayda ayrıca araştırılmalıdır.
BATARYA NEDEN GÜNDEMİN MERKEZİNDE?Elektrikli otomobillerin en önemli parçalarından biri yüksek voltajlı batarya sistemi. Bu bataryalar çok sayıda hücreden oluşuyor. Üreticiler bataryaları; sıcaklık, voltaj, akım, hücre dengesi gibi parametreleri takip eden elektronik sistemlerle yönetiyor. Ancak ağır hasar, üretim hatası veya uygun olmayan koşullar gibi çeşitli faktörler batarya güvenliği açısından önem taşıyabiliyor. Bu nedenle otomobil sektöründe batarya teknolojisi kadar batarya yönetim sistemleri ve güvenlik standartları da önem kazanıyor.
Bugün elektrikli otomobil almak isteyen vatandaşın yalnızca aracın fiyatına bakması yeterli değil. Şu soruların da cevaplanması gerekiyor: Evde şarj imkânım var mı? Günde kaç kilometre yapıyorum? Uzun yol kullanımım ne kadar? Yaşadığım bölgede hızlı şarj ağı yeterli mi? Aracın garanti şartları neler? Batarya garantisi kaç yıl? İkinci el piyasası nasıl? Servis ağı yeterli mi? Bu soruların cevabı kişiden kişiye değişiyor.
Bursa açısından elektrikli otomobil dönüşümünün ayrı bir önemi bulunuyor. Sanayi, otomotiv üretimi ve şehirlerarası ulaşım açısından Türkiye’nin en önemli merkezlerinden biri olan Bursa’da elektrikli otomobil sayısının artması, yalnızca tüketiciyi değil; otoparkları, siteleri, AVM’leri, akaryakıt istasyonlarını, elektrik dağıtım altyapısını ve şehir planlamasını da ilgilendiriyor. Önümüzdeki yıllarda “Akaryakıt istasyonu nerede?” sorusunun yanına başka bir soru eklenecek: “Hızlı şarj nerede?”
BENZİNLİKLERİN GELECEĞİ DE DEĞİŞİYORElektrikli araçların yaygınlaşmasıyla klasik akaryakıt istasyonlarının da dönüşmesi bekleniyor. Bazı istasyonlar artık yalnızca benzin ve motorin satılan yerler olmaktan çıkıp; şarj + market + restoran + dinlenme alanı modeline doğru ilerliyor. Yani otomobilin yakıt alma süresi, istasyonun kullanım biçimini de değiştirebilir. Elektrikli otomobil 10-20 dakika veya daha uzun süre şarj edilirken tüketici o zamanı kahve içerek, yemek yiyerek veya alışveriş yaparak değerlendirebilir. Bu da otomotiv sektörünün yanında perakende sektörünü de değiştirecek.
Elektrikli otomobil aslında yalnızca motorun değişmesi değildir. Bütün sistem değişiyor. Motor…Batarya…Şarj…Elektrik üretimi…Dağıtım şebekesi…Yazılım… Servis…Sigorta…İkinci el…Hatta şehir planlaması bile. EPDK’nın Nisan 2026 projeksiyonu da Türkiye’nin elektrikli araç ve şarj altyapısı ihtiyacının önümüzdeki yıllarda büyümeye devam edeceğini gösteriyor.
Elektrikli otomobil artık kapımızda değil. Garajımızda. Sokaklarımızda. Otoparklarımızda. Şehirlerarası yollarda. Bursa’nın caddelerinde.İstanbul’un trafiğinde. Ankara’nın bulvarlarında.Türkiye elektrikli otomobile doğru hızla ilerliyor. Ancak bu dönüşüm yalnızca otomobil satmakla tamamlanmayacak. Daha fazla şarj noktası… Daha güçlü elektrik altyapısı… Daha bilinçli tüketici… Daha güçlü servis ağı…Daha şeffaf batarya garantileri… Daha iyi yangın güvenliği standartları…Ve en önemlisi, doğru bilgilendirme gerekiyor. Çünkü yeni teknolojiye ne körü körüne hayran olmak ne de tekil olaylardan hareketle korku üretmek doğru.Elektrikli otomobilin geleceği büyük. Ama bu geleceğin gerçekten başarılı olabilmesi için teknolojinin yanında güven, altyapı ve tüketici hakkı da büyümeli.
Sesi plağa sığmayan adam, Makber’in unutulmaz sesi ve bir dönemin İstanbul’uBazı insanlar vardır… Yaşadıkları dönemle sınırlı kalmazlar. Onlar öldükten sonra da sesleri yaşamaya devam eder.
Yıllar geçer, teknoloji değişir, plakların yerini kasetler, kasetlerin yerini CD’ler, CD’lerin yerini dijital platformlar alır. Ama bir ses vardır ki bütün bu değişimlerin içinden geçerek yeniden karşımıza çıkar. İşte Hâfız Burhan böyle bir sesti. 1897’de İstanbul Aksaray’da dünyaya geldi. Asıl adı Burhâneddin idi. Babası II. Abdülhamid’in silâhşorlarından Tüfekçi Ahmed Bey, annesi ise Feride Hanım’dı. Küçük yaşlardan itibaren sesinin güzelliği fark edildi. Daha hafızlığını tamamlamadan mukabele, mevlid, mersiye okumaya; zâkirlik ve müezzinlik yapmaya başladı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, onun hikâyesinin yalnızca bir sanatçı hikâyesi olmadığını görüyoruz. Bu, aynı zamanda İstanbul’un değiştiği, Osmanlı’nın son yıllarından Cumhuriyet’in ilk dönemlerine geçildiği bir dönemin hikâyesidir.
Hâfız Burhan’ın çocukluğu İstanbul’un eski mahalle kültürünün içerisinde geçti. Küçük yaşta dini musikiyle tanıştı. Müezzinlik, hafızlık, mevlid ve mersiye… Bunlar onun sesini geliştiren ilk mektep oldu. Fakat Hâfız Burhan’ın sesi cami duvarları arasında kalmayacaktı. Onun sesi önce İstanbul’a, sonra Türkiye’ye ve plaklar aracılığıyla çok daha geniş bir coğrafyaya ulaşacaktı. 1918 yılında hânende olarak Muzıka-yi Hümâyun’a alındı. Ancak burada uzun süre kalmadı ve daha sonra hayatını sesiyle kazanmaya başladı. İşte bu noktadan sonra Hâfız Burhan’ın sanat hayatında bambaşka bir dönem başladı.
GAZELHANLIKTAN PLAK KRALLIĞINAHâfız Burhan denildiğinde akla çoğu zaman yalnızca “Makber” geliyor. Oysa Hâfız Burhan bundan çok daha fazlasıydı.Gazel okudu.Şarkı söyledi.Türkü söyledi. Ninni söyledi. Kanto okudu.Tango söyledi.Operet eserleri seslendirdi. Marşlar okudu. Yani bugün bizim “tek bir müzik türüne ait sanatçı” diye tanımlayacağımız bir isim değildi. Döneminin popüler müziğini yakından takip eden ve bunu kendi güçlü sesiyle yorumlayan sıra dışı bir sanatçıydı. TDV İslâm Ansiklopedisi de onun gazel, türkü, şarkı, ninni, kanto, tango, operet ve marş türlerinde çok sayıda eseri plağa okuduğunu belirtiyor. Bu özelliği Hâfız Burhan’ı kendi döneminin çok yönlü sanatçılarından biri haline getirdi.
Ve bir eser çıktı ortaya. Makber. Aslında Makber’in hikâyesi Hâfız Burhan’la başlamamıştı. Eserin sözleri Abdülhak Hâmid Tarhan’ın Makber adlı eserindeki meşhur mısralardan geliyordu. Fakat Hâfız Burhan’ın yorumu bu eseri bambaşka bir yere taşıdı. Abdülhak Hâmid’in eserindeki “Her yer karanlık…” sözleriyle başlayan mersiye, Hâfız Burhan’ın güçlü ve dramatik yorumuyla halkın hafızasında adeta başka bir kimliğe büründü. Öyle ki eser zaman içerisinde Hâfız Burhan’ın adıyla özdeşleşti. Bugün “Makber” denildiğinde Hâfız Burhan’ın sesinin hatırlanmasının sebebi de budur. TDV’ye göre Hâfız Burhan’ın “Makber” icrası çok tutulmuş, sonraki dönem sanatçıları da onun üslubundan etkilenmiştir.
Bugün bir sanatçının milyonlarca kez dinlenmesini dijital platformların rakamlarıyla ölçüyoruz. Hâfız Burhan’ın döneminde ise ölçü başkaydı: Plak. Bir sanatçının sesi plağa giriyorsa artık o ses yalnızca sahnede ya da radyoda kalmıyordu. Evlere giriyordu. Kahvehanelere giriyordu. Dükkânlarda çalıyordu. İnsanlar plağı tekrar tekrar dinliyordu.Hâfız Burhan bu yeni teknolojinin gücünü çok erken fark eden sanatçılardan biri oldu. Ve plak şirketleri açısından son derece değerli bir isim haline geldi. İstanbul Kültür A.Ş.’nin aktardığı bilgilere göre Hâfız Burhan’ın doldurduğu plakların kesin sayısı tam olarak tespit edilememiştir. Yalnızca Columbia için yüze yakın plak yaptığı belirtilmektedir. Düşünün… Bugün bir sanatçı için yüzlerce kayıt bile büyük bir arşiv sayılırken, yaklaşık bir asır önce aynı sanatçının sesi yüzlerce plak yüzüne yayılıyordu.
Hâfız Burhan’ın sesinin gücü hakkında anlatılan ilginç bir hikâye de vardır. İstanbul Radyosu’nun Galatasaray Postahanesi’nin üst katındaki ilk yayınlarında, sesinin güçlü olması nedeniyle mikrofona arkasını dönerek okuduğunun söylendiği TDV İslâm Ansiklopedisi’nde yer alır. Bugünün stüdyo teknolojisini düşünün. Mikrofonlar… Ses masaları… Kompresörler…Dijital kayıt sistemleri…Hâfız Burhan’ın döneminde bunların hiçbiri yok. Ama insan sesi vardı. Ve o ses, bir mikrofonu bile zorlayacak kadar güçlüydü.
Hâfız Burhan’ın hikâyesinin en ilginç taraflarından biri de burada başlıyor. Plak yalnızca onun sanatını geniş kitlelere ulaştırmadı. Aynı zamanda ona ciddi bir ekonomik başarı getirdi. İstanbul Kültür A.Ş.’nin yayımladığı biyografik bilgilerde Hâfız Burhan’ın plakları ve konserleriyle şöhret ve zenginliğe ulaşan tek gazelhan olduğu aktarılıyor. Columbia şirketinin onun kayıtlarından elde ettiği ticari başarı da anlatılan hikâyenin önemli parçalarından biri. Ve sonunda… Bugün bize sıradan gelen ama o dönem için olağanüstü bir şey gerçekleşti.
PLAK ŞİRKETİNDEN OTOMOBİL HEDİYESİ!
Hâfız Burhan’ın hayatındaki en ilginç ayrıntılardan biri otomobil hikâyesidir. İstanbul Kültür A.Ş.’nin aktardığı bilgilere göre Columbia plak şirketi, Hâfız Burhan’ın sesinden elde ettiği kazanç nedeniyle sanatçıya bir otomobil hediye etti. Bu otomobil Hâfız Burhan’ı Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk otomobil sahiplerinden biri haline getirdi. Şimdi o günün İstanbul’unu düşünün. Bugün otomobilin sıradanlaştığı bir şehirde yaşıyoruz. Ama Hâfız Burhan’ın yaşadığı yıllarda otomobil hâlâ modernliğin, zenginliğin ve değişen dünyanın sembollerinden biriydi. Bir gazelhan…Bir plak yıldızı…Ve İstanbul sokaklarında otomobiliyle dolaşan bir sanatçı. Bu görüntünün kendisi bile dönemin toplumsal değişimini anlatmaya yetiyor. Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Hâfız Burhan’ın İstanbul’un ilk otomobil sahibi olduğu kesin olarak belgelenmiş bir bilgi değildir. Güvenilir kaynaklarda onun “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk otomobil sahiplerinden biri” olduğu belirtilmektedir. Bu ayrımı yapmak tarih yazarken önemlidir.
Hâfız Burhan’ın hayatındaki bir başka ilginç ayrıntı da plakçılık deneyimidir. Bir dönem Beşiktaş’ta plakçı dükkânı açtı. Yani plaklarını dolduran, plaklarıyla şöhret kazanan sanatçı bir süre sonra plakların satıldığı dükkânın da sahibi oldu. Fakat bu girişim uzun sürmedi. Dükkânı kapattı ve yeniden sahnelere döndü. Bu ayrıntı bana göre Hâfız Burhan’ın karakterini de anlatıyor. O sadece kendisine söylenen eserleri seslendiren bir sanatçı değildi.Dön emin müzik piyasasının nasıl çalıştığını gören, plak sektörünün içinde yer alan ve kendi yolunu çizen bir isimdi.
Hâfız Burhan’ı yalnızca yorumcu olarak görmek de eksik olur. Bazı eserlerin müziğini hazırladı ve birkaç eser besteledi. Bunlar arasında uşşak makamındaki “Hasta kalbimde açılmış ebedî bir yarasın” mısraıyla başlayan şarkısı ve nevâ makamındaki gazel tarzındaki “Yeni Ninni” özellikle anılıyor. Yani karşımızda sadece güçlü bir ses değil; yorumlayan, besteleyen, plak dolduran, sahneye çıkan ve müzik piyasasının içinde yaşayan bir sanatçı vardı.
Belki de onu anlamanın en güzel yolu burasıdır. Hâfız Burhan’ın sesinde yalnızca bir müzik türü yoktu.
Eski İstanbul vardı.
Müezzinin sesi vardı.
Gazelhanın sesi vardı.
Tiyatronun sesi vardı.
Plakçının sesi vardı.
Radyonun yeni dünyası vardı.
Ve bütün bunların arasında değişen bir Türkiye vardı. Osmanlı’nın son dönemini görmüş, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına tanıklık etmiş bir sanatçıydı. Bu yüzden onun hayatını okumak, aynı zamanda Türkiye’nin kültürel dönüşümünü okumaktır.
BUGÜN HALA DİNLENİYORHâfız Burhan 1943 yılında hayatını kaybetti.Fakat sesi ölmedi. Bugün dijital müzik platformlarında bile onun kayıtlarına rastlamak mümkün. Apple Music’te “Makber”, “Bereli Kız”, “Sarı Kurdelem Sarı”, “Şendim Ne Gamım Vardı”, “Yârin Bu Kadar Cevri” ve başka eserleri yer alıyor.Odeon’un yayımladığı “Taş Plak Yılları” derlemesinde de Mahur Gazel, Mehtabını Görsem Güzelim, Bereli Kız, İzmir’in İzinde, Setaraban Kanto ve çeşitli gazel ve şarkılarından örnekler bulunuyor. Demek ki yaklaşık bir asır önce plağa kaydedilen bir ses, bugün internet çağında yeniden karşımıza çıkabiliyor. Teknoloji değişiyor. Ama iyi ses kalıyor.
Bugün genç kuşakların çoğu belki Hâfız Burhan’ın kim olduğunu bilmiyor. Ama onun seslendirdiği eserlerden biri, özellikle “Makber”, Türk kültür hafızasında yaşamaya devam ediyor. İşte gerçek sanatçının farkı burada. Bir dönem çok ünlü olmak başka şeydir. Bir asır sonra hâlâ hatırlanmak başka şey. Hâfız Burhan ikinci gruptadır.
23 Mayıs 1897’de Aksaray’da doğan Burhâneddin…
Önce hafız oldu.
Sonra müezzin.
Sonra gazelhan.
Sonra plak sanatçısı.
Sonra radyo sanatçısı.
Şarkılar söyledi.
Türküler söyledi.
Kantolar söyledi.
Tangolar söyledi.
Marşlar söyledi.
Mersiyeler okudu.
Ve sonunda bir ses bıraktı arkasında. Öyle bir ses ki, aradan geçen onlarca yıla rağmen hâlâ eski bir taş plağın içinden bize doğru geliyor. O ses bize yalnızca bir şarkı söylemiyor.
Bir İstanbul’u anlatıyor.
Bir dönemi anlatıyor.
Bir kültürü anlatıyor.
Bir sanat anlayışını anlatıyor.
Ve belki en önemlisi, bize şunu hatırlatıyor: Bazı sanatçılar yaşadıkları çağın sanatçısıdır. Bazı sanatçılar ise çağları aşar.Hâfız Burhan da onlardan biriydi. Bu dünyadan bir Hâfız Burhan geçti. Ama sesi… Hâlâ burada.