09 Temmuz 2026 Perşembe
Ortadoğu’da silahların susacağı yönündeki beklenti uzun sürmedi. Haftalar önce tarafların “çatışmaların durdurulması” konusunda uzlaşmaya vardığı açıklanırken, bugün bölge yeniden füze saldırıları, hava operasyonları ve sert diplomatik açıklamalarla gündemde. Peki ateşkes neden çöktü? Bu sorunun tek bir cevabı bulunmuyor. Askeri, siyasi, ekonomik ve stratejik birçok unsur aynı anda devreye girdi.
Bir Ateşkes Vardı Ama Kalıcı Barış Yoktu
Uzmanların uzun süredir dikkat çektiği en önemli nokta, taraflar arasında kalıcı bir barış anlaşmasının hiçbir zaman imzalanmamış olmasıydı. Yapılan düzenlemeler daha çok çatışmaları geçici olarak durdurmayı hedefliyordu. Güven eksikliği ise devam ediyordu. Bu nedenle herhangi bir saldırı iddiası veya provokasyon ihtimali bile tarafların yeniden silaha sarılmasına zemin hazırladı.
Hürmüz Boğazı Krizi Gerilimi Yeniden Tırmandırdı
Dünyanın enerji damarlarından biri kabul edilen Hürmüz Boğazı yeniden krizin merkezine oturdu. Ticari gemilere yönelik saldırı iddiaları ve deniz güvenliği konusunda yaşanan anlaşmazlıklar, askeri operasyonların yeniden başlamasında belirleyici oldu. ABD, ticari deniz taşımacılığına yönelik saldırıları gerekçe göstererek İran hedeflerine hava saldırıları düzenledi. İran ise bunun ateşkesin ihlali olduğunu savunarak bölgedeki Amerikan üslerine füze ve insansız hava araçlarıyla karşılık verdi.
Ekonomik Baskılar Masadaki Dengeleri Bozdu
Sadece askeri gelişmeler değil ekonomik kararlar da gerilimi artırdı. ABD’nin İran’a yönelik bazı ekonomik kolaylıkları kaldırması ve yaptırımlarla ilgili yeni adımlar atması, Tahran yönetimi tarafından baskının yeniden artırılması olarak değerlendirildi. İran ise ekonomik baskı altında müzakerenin sürdürülemeyeceğini savunuyor.
Petrol Piyasaları Alarmda
Her çatışmada olduğu gibi bu kez de ilk tepki enerji piyasalarından geldi. Hürmüz Boğazı üzerinden dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü gerçekleştirildiği için bölgedeki her askeri hareket petrol fiyatlarını doğrudan etkiliyor. Uzmanlara göre çatışmaların uzaması halinde enerji maliyetleri yeniden yükselebilir ve bu durum küresel enflasyon üzerinde baskı oluşturabilir.
Diplomasi Yerini Sert Mesajlara Bıraktı
Son günlerde yapılan resmi açıklamalarda tarafların kullandığı dil de dikkat çekiyor. Hem Washington hem de Tahran yönetimi birbirini ateşkesi bozmakla suçluyor. Bir yandan müzakere kapısının tamamen kapanmadığı mesajı verilirken, diğer yandan askeri hazırlıkların sürdüğü belirtiliyor. Bu durum diplomasi ile caydırıcılık arasında hassas bir denge kurulmaya çalışıldığını gösteriyor.
Gerilimin yalnızca iki ülkeyle sınırlı kalmaması en büyük endişe olarak görülüyor. Körfez ülkeleri, ticaret yolları, enerji güvenliği ve bölgedeki yabancı askeri üsler nedeniyle yaşanacak her yeni saldırının zincirleme sonuçlar doğurabileceği değerlendiriliyor. Bu nedenle uluslararası toplum taraflara itidal çağrısı yaparken, yeni diplomatik girişimlerin de hazırlıkları sürüyor.
Sonuç ; Bugünkü tablo, ateşkeslerin tek başına kalıcı barış anlamına gelmediğini bir kez daha gösteriyor. Ortadoğu’da güven eksikliği, karşılıklı misillemeler, enerji yolları üzerindeki rekabet ve ekonomik yaptırımlar çözülmediği sürece, geçici ateşkeslerin yeni krizlere dönüşme riski yüksek kalmaya devam ediyor. Bölgede yaşanan son gelişmeler, yalnızca askeri bir çatışmanın değil; enerji, ekonomi ve küresel diplomasiyi de etkileyen çok katmanlı bir jeopolitik mücadelenin sürdüğünü ortaya koyuyor. Haber Editörü; Cem Bayram SEÇEN
Özel Analiz ; Ankara Zirvesi Sonrası Küresel Dengeler DeğişiyorAnkara’da gerçekleştirilen NATO Liderler Zirvesi, yalnızca ittifakın rutin toplantılarından biri olmadı. Zirve, Ukrayna-Rusya savaşı, İran krizi, savunma sanayii, yapay zekâ destekli savunma sistemleri ve Avrupa’nın güvenlik mimarisi açısından yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendiriliyor. Liderlerin masadan kalkmasının ardından verilen mesajlar, önümüzdeki yıllarda uluslararası siyasetin nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçları sundu.
Savunma Harcamalarında Tarihi ArtışZirvenin en dikkat çeken sonucu, NATO üyelerinin savunma harcamalarını daha da artırma yönündeki siyasi iradesi oldu. Üye ülkeler yalnızca daha fazla bütçe ayırmayı değil, ortak üretim ve ortak tedarik mekanizmalarını da hızlandırma kararı aldı. Hava savunma sistemleri, füze teknolojileri, insansız sistemler ve mühimmat üretimi öncelikli alanlar arasında yer aldı. Bu yaklaşım, NATO’nun yalnızca askeri bir ittifak değil, aynı zamanda büyük ölçekli bir savunma sanayii ağına dönüşme hedefini güçlendiriyor.
Zirvede Ukrayna’ya verilen desteğin süreceği açık biçimde ifade edildi. Askerî yardım, eğitim, mühimmat tedariki ve hava savunması konularında yeni taahhütler öne çıktı. NATO yönetimi, Avrupa güvenliğinin Ukrayna’nın direnciyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik rekabetin kısa vadede sona ermeyeceğine işaret ediyor.
İran Krizi Zirvenin Gölgesinde KaldıZirve sürerken İran ile ilgili gelişmeler gündemin merkezine yerleşti. NATO Genel Sekreteri, ABD’nin İran’a yönelik son askeri adımlarını “gerekli” olarak nitelendirirken, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin küresel enerji güvenliğini tehdit ettiği mesajı verildi. Bu tablo, NATO’nun yalnızca Avrupa odaklı değil, Orta Doğu kaynaklı güvenlik risklerine de daha fazla odaklanabileceğini gösteriyor.
Türkiye’nin Stratejik Rolü GüçlendiEv sahibi Türkiye, zirvede savunma sanayii alanındaki iş birliğinin önündeki kısıtlamaların kaldırılması çağrısını yineledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO içinde ayrımcı uygulamalara son verilmesini isterken Türkiye’nin Avrupa güvenlik projelerinde daha etkin yer alması gerektiğini vurguladı. Ayrıca Türkiye’nin hava savunma yatırımları ve “Çelik Kubbe” projesi öne çıkarıldı. Bu gelişmeler, Türkiye’nin hem Karadeniz hem Orta Doğu hem de Akdeniz eksenindeki jeopolitik önemini yeniden gündeme taşıdı.
Zirvenin en dikkat çekici yönlerinden biri klasik tank ve top tartışmalarının ötesine geçilmesi oldu. İttifak; yapay zekâ, sensör ağları, insansız sistemler, uydu verileri ve gerçek zamanlı komuta altyapısını bir araya getiren yeni nesil savunma yaklaşımını öne çıkardı. Bu dönüşüm, gelecekte savaşların teknolojik kapasiteyle şekilleneceğini gösteriyor.
Avrupa Daha Fazla Sorumluluk ÜstleniyorABD’nin uzun süredir Avrupa müttefiklerinden daha fazla savunma yükü üstlenmesini istemesi, zirvede yeniden gündeme geldi. Avrupa ülkeleri ve Kanada’nın savunma yatırımlarını artırma yönündeki açıklamaları, ittifak içinde görev paylaşımının yeniden tanımlandığını ortaya koydu.
Piyasalar Ne Bekliyor?Zirve sonrasında savunma sanayii şirketlerinin daha fazla sipariş alması, enerji piyasalarının ise İran gerilimi nedeniyle temkinli seyretmesi bekleniyor. Silahlanma eğiliminin hız kazanması, savunma teknolojileri ve üretim kapasitesi açısından yeni yatırımları teşvik ederken, jeopolitik risklerin küresel ekonomiyi etkilemeye devam edeceği değerlendiriliyor.
Gazeteci YorumuAnkara Zirvesi, yalnızca iki günlük bir diplomatik toplantı olarak görülmemeli. Verilen kararlar, NATO’nun önümüzdeki on yıl boyunca nasıl hareket edeceğini ortaya koyan bir yol haritası niteliği taşıyor. Bir yanda Rusya kaynaklı güvenlik kaygıları, diğer yanda İran merkezli krizler ve yapay zekâ destekli yeni savaş teknolojileri; ittifakın önceliklerini yeniden şekillendiriyor. Bu nedenle zirvenin ardından dünya, daha yüksek savunma harcamalarının, daha yoğun teknolojik rekabetin ve diplomatik gerilimlerin belirlediği yeni bir güvenlik dönemine adım atmış görünüyor…Haber Editörü ; Cem Bayram SEÇEN
“Annem bana baktı, şimdi onu başkasına mı emanet edeceğim?”
Bu cümle, bakımevi kararı vermek zorunda kalan binlerce insanın zihninden geçen ortak düşüncelerden biri. Dünya genelinde yaşam süresi uzuyor. Buna bağlı olarak demans, Alzheimer, Parkinson ve ileri yaşa bağlı sağlık sorunları daha sık görülüyor. Birçok aile, yaşlı yakınlarının günün her saatinde bakım ve gözetim gerektirdiği bir noktaya geliyor. Buna rağmen, bakımevine yerleştirme kararı çoğu aile için yalnızca pratik değil; aynı zamanda yoğun duygusal, kültürel ve ekonomik bir süreç oluyor. Uzmanlara göre bunun nedeni tek bir faktör değil. Psikoloji, aile yapısı, ekonomik koşullar ve toplumun yaşlılığa bakışı iç içe geçmiş durumda.
Araştırmalar, aile bireylerinin yaşlı yakınlarını kurumsal bakıma yönlendirme sürecinde en sık yaşadığı duygunun suçluluk olduğunu gösteriyor. Birçok kişi, “Ben bakamadım”, “Yeterince iyi evlat olamadım” ya da “Beni büyüten kişiyi yalnız bırakıyorum” düşüncesiyle mücadele ediyor. Psikologlar, bu duygunun özellikle ebeveynleriyle güçlü bağ kurmuş kişilerde daha yoğun yaşandığını belirtiyor. Karar, çoğu zaman tıbbi gereklilikten çok vicdani bir sınav gibi algılanıyor.
Toplumun BaskısıTürkiye gibi aile bağlarının güçlü olduğu toplumlarda sosyal çevrenin etkisi de önemli. “Annesini huzurevine bırakmış.” “Babasına sahip çıkamadı.” “Evladı bakmalı.” Bu tür ifadeler, ailelerin zaten zor olan kararını daha da ağırlaştırabiliyor. Sosyologlara göre birçok aile, çevresinden gelecek eleştiriler nedeniyle profesyonel bakım seçeneğini aylar hatta yıllarca erteliyor. Bu gecikme bazen hem yaşlı bireyin hem de bakım veren kişinin sağlığını olumsuz etkileyebiliyor.
Yaşlı bakımını üstlenen aile bireyleri çoğu zaman fiziksel ve psikolojik olarak tükeniyor. Gece boyunca uyanmak, ilaç takibini yapmak, düşmeleri önlemek, hastane randevularını organize etmek ve kişisel bakım ihtiyaçlarını karşılamak; özellikle tek bir kişinin omuzlarına yüklendiğinde ciddi bir bakım yüküne dönüşebiliyor. Uzmanlar, uzun süreli bakım veren kişilerde depresyon, kaygı bozukluğu, kronik yorgunluk ve sosyal izolasyon riskinin arttığını belirtiyor.
Ekonomik GerçeklerBakımevi kararı yalnızca duygusal değil, ekonomik bir mesele de. Nitelikli bakım hizmetlerinin maliyeti birçok aile için yüksek olabiliyor. Buna karşılık evde tam zamanlı profesyonel bakıcı çalıştırmanın maliyeti de benzer şekilde ağır bir yük oluşturabiliyor. Bu nedenle bazı aileler, ihtiyaç duydukları profesyonel desteğe ulaşmakta zorlanıyor ve bakım sorumluluğunu kendi imkânlarıyla sürdürmeye çalışıyor.
Her yaşlı birey bakımevine aynı gözle bakmıyor. Bazıları evinden ayrılmayı kimliğini ve bağımsızlığını kaybetmek olarak görüyor. Bazıları ise düzenli sağlık hizmeti, güvenlik, sosyal etkinlikler ve yaşıtlarıyla bir arada olma imkânı nedeniyle kurumsal bakımı olumlu karşılıyor. Uzmanlar, karar sürecine yaşlı bireyin mümkün olduğunca dahil edilmesinin uyum sürecini kolaylaştırdığını vurguluyor.
Bakımevlerine Yönelik ÖnyargılarToplumdaki en yaygın yanlış kanılardan biri, tüm bakımevlerinin ilgisiz veya kötü koşullarda hizmet verdiği düşüncesi. Oysa bakım kurumlarının kalitesi, personel sayısı, sağlık hizmetleri, denetim mekanizmaları ve sosyal faaliyetleri arasında önemli farklılıklar bulunabiliyor. Uzmanlar, karar verilmeden önce kurumların yerinde ziyaret edilmesini, personel yapısının incelenmesini ve hizmet standartlarının değerlendirilmesini öneriyor.
Bu haber hazırlanırken dikkat çeken en önemli gerçek şu oldu: Aileler çoğu zaman yaşlılarını bakımevine göndermek istemedikleri için değil, bu kararın taşıdığı manevi yük nedeniyle zorlanıyor. Bir yanda yıllarca emek vermiş anne ve babaya duyulan minnet; diğer yanda onların güvenliğini sağlama sorumluluğu var. Asıl soru belki de “Bakımevine göndermek doğru mu?” değil; “Yaşlı bireyin ihtiyaçlarını en iyi hangi bakım modeli karşılıyor?” olmalı. Çünkü bazı durumlarda profesyonel bakım, bir yakınından vazgeçmek değil; onun güvenliği, sağlığı ve yaşam kalitesi için destek almaktır. Toplum yaşlandıkça bu tartışmanın daha da önem kazanacağı açık. Uzmanlar, aileleri suçlamak yerine bakım verenleri destekleyen sosyal politikaların, erişilebilir bakım hizmetlerinin ve yaşlı dostu uygulamaların geliştirilmesinin hem yaşlı bireylerin hem de ailelerin yaşam kalitesini artıracağını vurguluyor. Bu cümle, bakımevi kararı vermek zorunda kalan binlerce insanın zihninden geçen ortak düşüncelerden biri. Dünya genelinde yaşam süresi uzuyor. Buna bağlı olarak demans, Alzheimer, Parkinson ve ileri yaşa bağlı sağlık sorunları daha sık görülüyor. Birçok aile, yaşlı yakınlarının günün her saatinde bakım ve gözetim gerektirdiği bir noktaya geliyor. Buna rağmen, bakımevine yerleştirme kararı çoğu aile için yalnızca pratik değil; aynı zamanda yoğun duygusal, kültürel ve ekonomik bir süreç oluyor. Uzmanlara göre bunun nedeni tek bir faktör değil. Psikoloji, aile yapısı, ekonomik koşullar ve toplumun yaşlılığa bakışı iç içe geçmiş durumda. .Haber Editörü ; Cem Bayram SEÇEN
Her yıl 1 Temmuz gelir, birkaç limanda çelenkler bırakılır, denizde kortej geçişleri yapılır, yüzme yarışları düzenlenir ve ardından gün sessizce sona erer. Ertesi gün gazetelerin manşetlerine baktığınızda ise çoğu zaman bu önemli günü göremezsiniz. Peki neden? Neden Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı açısından dönüm noktalarından biri olan Kabotaj Bayramı, kamuoyunda hak ettiği ilgiyi görmüyor?
Osmanlı Devleti’nin son döneminde, kapitülasyonlar nedeniyle Türkiye’nin limanları arasında yük ve yolcu taşımacılığı büyük ölçüde yabancı şirketlerin kontrolündeydi. Cumhuriyet’in kurulmasının ardından ekonomik bağımsızlığın sağlanması amacıyla önemli adımlar atıldı. 19 Nisan 1926 tarihinde kabul edilen Kabotaj Kanunu, 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe girdi. Böylece Türkiye’nin karasularında yük ve yolcu taşıma, kılavuzluk, römorkörcülük, balıkçılık ve benzeri denizcilik faaliyetleri büyük ölçüde Türk bayraklı gemilere ve Türk vatandaşlarına bırakıldı. Bu düzenleme, denizlerde ekonomik egemenliğin ilanı olarak kabul edildi.
1 Temmuz’da Ne Oldu?1 Temmuz 1926’da Kabotaj Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle Türkiye, kendi karasularındaki ticari faaliyetlerde tam yetki sahibi oldu. Bu tarih, yalnızca bir kanunun yürürlüğe girdiği gün değil; Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık hedefinin önemli kilometre taşlarından biri olarak kabul edilir.
Geçmişte özellikle İstanbul, İzmir, Çanakkale, Mersin, Samsun, Trabzon ve diğer sahil kentlerinde Kabotaj Bayramı büyük coşkuyla kutlanırdı. Limanlarda Türk bayraklarıyla süslenen gemiler halkın ziyaretine açılır, denizde yüzme yarışları, kürek ve yelken müsabakaları düzenlenirdi. Yağlı direkten bayrak alma yarışmaları, su sporları gösterileri, cankurtaran ekiplerinin kurtarma tatbikatları ve deniz kortejleri bayramın simgesi hâline gelmişti. Çocuklar için etkinlikler yapılır, denizcilik mesleğini tanıtan programlar düzenlenir, liman kentlerinde adeta bir festival havası yaşanırdı.
Neden Eskisi Gibi Konuşulmuyor?Bugün Kabotaj Bayramı’nın kamuoyundaki görünürlüğünün azalmasının birkaç nedeni bulunuyor. İlk olarak, gündem çok hızlı değişiyor. Ekonomik gelişmeler, siyasi tartışmalar, uluslararası krizler ve doğal afetler gibi konular medya gündeminde daha geniş yer buluyor. İkinci olarak, Türkiye’de denizcilik kültürü istenilen düzeyde yaygın değil. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasına rağmen toplumun önemli bir bölümü denizciliği günlük yaşamının doğal bir parçası olarak görmüyor..Üçüncü neden ise kutlamaların giderek daha yerel ölçekte yapılması. Birçok il ve ilçede etkinlikler düzenlense de bunlar ulusal ölçekte yeterince görünür olmuyor.
Kabotaj, yalnızca gemilerin limanlar arasında sefer yapması anlamına gelmez.Bu hak; ekonomik bağımsızlığı, milli egemenliği, deniz ticaretini, liman işletmeciliğini, balıkçılığı ve deniz güvenliğini de kapsayan stratejik bir kazanımdır. Bugün dünya ticaretinin büyük bölümü deniz yoluyla gerçekleşirken, deniz taşımacılığı ülkelerin ekonomik gücünün temel unsurlarından biri olmaya devam ediyor.
Gazetecilikte haber değeri çoğu zaman “güncel krizler” üzerinden şekilleniyor. Oysa bazı tarihler, sıcak gelişmeler olmasa bile hatırlatılmayı hak eder. 1 Temmuz da bunlardan biridir.!! Bir ülkenin denizlerdeki egemenlik hakkını simgeleyen böyle bir günün yalnızca birkaç tören haberiyle geçiştirilmesi, denizcilik tarihimizin toplum hafızasında yeterince yer bulamadığını gösteriyor. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak, denizlerimize ve denizcilik tarihimize yeterince sahip çıkabiliyor muyuz? Kabotaj Bayramı, yalnızca geçmişi anmak için değil; deniz ticareti, limanlar, tersaneler, balıkçılık, mavi ekonomi ve deniz güvenliği alanlarında geleceğe yönelik hedefleri konuşmak için de önemli bir fırsattır. Çünkü denizlere hâkim olan ülkeler, yalnızca kıyılarını değil; ekonomilerini, ticaretlerini ve geleceklerini de daha güçlü şekilde inşa ederler..Yazar ; Cem Bayram SEÇEN
Takvimler yine 15 Temmuz’u gösteriyor..! Aradan yıllar geçti. Sokaklar değişti, şehirler büyüdü, çocuklar yetişkin oldu. Ancak o gecenin hafızalarda bıraktığı iz hâlâ tazeliğini koruyor. Çünkü bazı tarihler yalnızca takvim yapraklarında yer almaz; milletlerin ortak hafızasında yaşamaya devam eder. 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır sınamalarından biriyle karşı karşıya kaldı. Devlet kurumlarının içine yıllar boyunca sızmış darbeci unsurların girişimi; yalnızca hükümeti değil, anayasal düzeni, demokratik kurumları ve millet iradesini hedef aldı. O gece yaşananlar, farklı siyasi görüşlerden milyonlarca insanın demokrasiye sahip çıkma iradesini de ortaya koydu. Kimi köprülerde, kimi meydanlarda, kimi hastanelerde, kimi de görev yaptığı kurumlarda sorumluluğunu yerine getirmeye çalıştı. Güvenlik güçleri, kamu görevlileri ve siviller yaşamlarını yitirdi;
binlerce kişi yaralandı. 15 Temmuz’u değerlendirirken, olayın siyasi tartışmalarının ötesinde, demokrasi, hukuk devleti ve kurumların dayanıklılığı açısından çıkardığı derslere odaklanmak gerekir. Çünkü demokrasiler yalnızca seçimlerle ayakta kalmaz. Güçlü kurumlar, şeffaf yönetim, hukukun üstünlüğü ve hesap verebilirlik de demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Devletin her kademesinde liyakat, etkin denetim ve kurumsal işleyiş güçlendirilmediği sürece benzer risklerin tamamen ortadan kalktığını söylemek kolay değildir. Bugün dünya farklı tehditlerle karşı karşıya. Artık savaşlar yalnızca tanklarla yapılmıyor. Siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları, ekonomik baskılar, yapay zekâ destekli propaganda faaliyetleri ve hibrit güvenlik tehditleri devletlerin karşılaştığı yeni sınamalar arasında yer alıyor. Bu nedenle 15 Temmuz’un öğrettiği en önemli derslerden biri de yalnızca sınırları değil, kurumları, bilgi güvenliğini ve toplumsal dayanışmayı da koruyabilmektir.
Bir başka önemli konu ise toplumsal birliktir. O gece farklı siyasi görüşlerden insanların ortak paydada buluşabilmesi, kriz anlarında toplumsal dayanışmanın ne kadar değerli olduğunu gösterdi. Ancak bu birlik duygusunun yalnızca yıldönümlerinde hatırlanması yeterli değildir. Demokrasi kültürünün günlük yaşamda da korunması, farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, hukukun herkese eşit uygulandığı bir ortamın güçlendirilmesiyle mümkündür.
15 Temmuz aynı zamanda aileler için bitmeyen bir acının adıdır.
Hayatını kaybedenlerin yakınları için geçen yıllar, acının tamamen sona erdiği anlamına gelmez. Yaralananlar, gaziler ve olaylardan etkilenen birçok insan için bu tarih, kişisel hafızalarında derin izler taşımaya devam etmektedir. Milletler geçmişlerini unutmadan geleceğe yürür.. Ancak geçmişi hatırlamak ile geçmişe takılı kalmak arasında önemli bir fark vardır. Hatırlamak; ders çıkarmaktır. Ders çıkarmak ise daha güçlü kurumlar, daha sağlam bir demokrasi ve daha dirençli bir toplum inşa etmektir. Bugün Türkiye, bulunduğu coğrafyada güvenlikten ekonomiye, teknolojiden diplomasiye kadar çok sayıda sınamayla karşı karşıya. Böyle dönemlerde tarih, yalnızca anma törenleriyle değil, doğru analizlerle de yaşatılmalıdır. 15 Temmuz’un yıldönümü, yalnızca bir gecenin değil; demokrasiye, hukuk devletine ve toplumsal dayanışmaya dair sorumluluklarımızı yeniden düşünme fırsatıdır. Çünkü güçlü devletler sadece askerî güçleriyle değil, güçlü kurumları, hukukun üstünlüğüne olan bağlılıkları ve ortak gelecek bilinciyle ayakta kalırlar. Ve belki de en önemli soru şudur: Geçmişten ne kadar ders aldık? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bugünü değil, yarının Türkiye’sini de şekillendirecektir..Yazar ; Faik Balkan DEMİRSU