24 Ekim 2026 Cumartesi
Telefonlarımız akıllandı, peki ya biz? Sabah gözümüzü açıyoruz, elimiz telefona gidiyor. Daha yüzümüzü yıkamadan bildirimlere bakıyoruz. Kim aramış, kim mesaj atmış, dünyada ne olmuş, sosyal medyada kim ne paylaşmış… Daha yataktan kalkmadan dünyanın bütün yükünü omuzlarımıza alıyoruz! Peki bir sabah uyansak ve telefonlarımız çalışmasa ne olurdu? İnternet yok, sosyal medya yok, mesajlaşma yok, son dakika haberleri yok… Hayat durur muydu, yoksa biz mi durduğumuzu sanırdık? İşte asıl soru bu!
Bir zamanlar telefon vardı, hayat da vardıEskiden birine ulaşmak için ev telefonunu arardık. Evde yoksa beklerdik. Bir arkadaşımızla buluşacaksak saat ve yer belirler, sözleştiğimiz yerde birbirimizi beklerdik. Şimdi ise buluşmaya beş dakika kala mesaj geliyor: “Abi, ben daha evden çıkmadım!” Peki nerede kaldı o eski sözleşmeler? Nerede kaldı kapı çalmanın, hâl hatır sormanın, bir fincan çayın başında saatlerce sohbet etmenin tadı? Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı, buna itirazımız yok. Ancak kolaylık uğruna bazı güzellikleri de yavaş yavaş kaybetmiyor muyuz?
Aynı masadayız ama birbirimizden uzağızBir restorana, bir kahvehaneye ya da bir aile ziyaretine bakın. İnsanlar yan yana oturuyor, fakat herkesin gözü başka bir dünyada. Biri video izliyor, diğeri mesaj yazıyor, öteki fotoğraf paylaşıyor. Masada dört kişi var ama sohbete katılan bazen yalnızca telefonlar! Eskiden misafir geldiğinde çay demlenirdi. Şimdi misafir gelir gelmez Wi-Fi şifresi soruluyor. Hatta bazen insan düşünüyor: Acaba bize mi misafir geldiler, yoksa internetimize mi ? Gülüyoruz ama bu tablonun düşündürücü bir tarafı da var. Birbirimize ayıracağımız zamanı ekranlara teslim ediyor olabiliriz.
Telefon akıllı, bağımlısı kim? Akıllı telefonlar sayesinde dünyanın öbür ucundaki haberi saniyeler içinde öğreniyoruz. Bankacılık işlemlerimizi yapıyor, yolumuzu buluyor, sevdiklerimizle görüntülü konuşuyoruz. Bunların hepsi büyük kolaylık. Ama bir de madalyonun öteki yüzü var: Sürekli bildirim kontrol etmek, telefonu yanımızda bulamayınca huzursuz olmak, birkaç dakika boş kalınca hemen ekrana sarılmak… Bir düşünün; telefonun şarjı yüzde 3’e düştüğünde yaşadığımız telaşı, bazen hayatımızdaki önemli sorunlarda bile yaşamıyoruz! Şarj aleti ararken gösterdiğimiz gayreti, kendimize ve sevdiklerimize zaman ayırırken de gösterebilsek fena mı olur? Belki de asıl mesele telefonun akıllı olması değil, bizim onu ne kadar akıllıca kullandığımızdır.
Peki, telefonsuz yaşayabilir miyiz?Elbette yaşayabiliriz. İnsanlık akıllı telefonlardan önce de yaşıyor, çalışıyor, haberleşiyor ve mutlu olabiliyordu. Ancak bugün telefonlar yalnızca iletişim aracı değil; işimizin, bankacılığımızın, ulaşımımızın ve günlük hayatımızın da bir parçası. Bu nedenle mesele telefonu tamamen hayatımızdan çıkarmak değil, hayatımızın merkezinden biraz uzaklaştırmak. Yemek yerken telefonu bir kenara bırakmak, sevdiklerimizle konuşurken ekrana bakmamak, yatmadan önce bildirimlerden uzaklaşmak bile önemli bir başlangıç olabilir. Çünkü hayat, ekranda gördüğümüz görüntülerden ibaret değil. Bazen pencereden dışarı bakmak, sokaktaki insanları seyretmek, bir dostun sesini duymak ya da hiçbir şey yapmadan oturmak da insana iyi gelir.
Son söz: Hayatı kaçırmayalımAkıllı telefonlar hayatımıza girdiğinden beri dünya küçüldü, haberler hızlandı, mesafeler azaldı. Fakat bütün bu hızın içinde kendimize ve birbirimize ayırdığımız zaman da azalıyorsa durup düşünmemiz gerekiyor. Teknoloji bizim için çalışmalı; biz bütün hayatımızı teknolojiye göre yaşamamalıyız. Unutmayalım, en güzel anların fotoğrafı çekilmese de hatırası
kalır. Her mutluluğu paylaşmak zorunda değiliz. Her mesaja saniyesinde cevap vermek, her gelişmeyi anında öğrenmek zorunda da değiliz. Belki de bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Telefonumuz kapandığında dünyamız mı kararıyor, yoksa gerçek dünyayı yeniden görmeye mi başlıyoruz? Telefonlarımız akıllı olabilir. Ama hayatı nasıl yaşayacağımıza karar verecek olan hâlâ biziz. Bazen en akıllıca hareket, telefonu cebimize koyup karşımızdaki insanın gözlerinin içine bakmaktır…!! Cem Bayram Seçen /Köşe Yazısı
Bazı binalar vardır; yalnızca duvarlardan, koridorlardan ve odalardan ibaret değildir. İçinde binlerce insanın anısı, acısı, umudu ve hayat hikâyesi saklıdır. Bursa’nın Çekirge SSK Hastanesi de işte böyle bir yerdi. Bugün geriye dönüp baktığımızda, kapanan ya da eski kimliğini geride bırakanın yalnızca bir hastane olmadığını görüyoruz. Bir dönemin sağlık anlayışı, bir kentin hafızası ve kuşakların ortak hatıraları da bu değişimin içinde kaldı.
Çekirge SSK: Bir kentin hafızasıBursa’da yıllarca emekçilerin, işçilerin ve ailelerinin sağlık hizmeti aldığı Çekirge SSK Hastanesi, pek çok insanın hayatında önemli bir yer tuttu. Kimi ilk kez burada dünyaya gözlerini açtı, kimi bir yakınının başucunda sabahladı, kimi şifa bulmak için bu kapıdan içeri girdi. Hastane koridorlarında bekleyen aileleri, doktor sırası bekleyen yaşlıları, gece gündüz görev yapan sağlık çalışanlarını düşünün… Her birinin bu mekânda ayrı bir hikâyesi vardı. Çünkü hastaneler sadece hastalıkların tedavi edildiği yerler değildir. Bazen bir ailenin en zor gününe, bazen de hayata yeniden tutunmanın sevincine tanıklık ederler.
Bir kurumdan fazlasıÇekirge SSK, yalnızca Bursa’nın sağlık tarihinde değil, sosyal devlet anlayışının hafızasında da özel bir yere sahipti. Sosyal sigorta sistemiyle sağlık hizmetine ulaşan insanlar için bu tür hastaneler, çalışma hayatının ve alın terinin karşılığında erişilen önemli kurumlardı. Yıllar geçiyor, sistemler değişiyor, kurumların adları ve işleyişleri dönüşüyor. Sağlık hizmetleri de bu dönüşümden payını alıyor. Ancak değişen tabelalar, insanların geçmişte yaşadıklarını silemiyor. Bir zamanlar o hastanenin kapısından girenlerin hafızasında hâlâ bir doktorun yüzü, bir hemşirenin şefkati, bir bekleyişin heyecanı ya da bir vedanın hüznü vardır.
Şehirler hafızalarını kaybetmemeliBir kentin büyümesi, yeni hastanelerin yapılması ve sağlık hizmetlerinin gelişmesi elbette önemlidir. İnsanların daha iyi koşullarda tedavi görmesi herkesin ortak beklentisidir. Fakat yenilenirken geçmişi de hatırlamak gerekir. Çünkü şehirleri şehir yapan yalnızca yeni binalar ve geniş yollar değildir; o şehrin insanlarının ortak yaşanmışlıklarıdır. Bursa’nın Çekirge SSK Hastanesi denildiğinde, birçok kişinin aklına yalnızca bir sağlık kurumu
gelmeyecektir. Emek, dayanışma, bekleyiş, umut ve hatıralar gelecektir. Bir hastane kapanabilir, bir kurumun adı değişebilir, bir dönem sona erebilir. Ama insanların hafızasında yaşayan bir kurumun hikâyesi kolay kolay kapanmaz. Bugün belki de söylememiz gereken tam olarak budur:Bursa’da bir hastaneden fazlası, bir devir kapandı. Geriye ise bu kentin hafızasında yaşamaya devam edecek anılar kaldı. Çünkü bazı kapılar kapansa da ardında bıraktığı hayat hikâyeleri kapanmaz. Haber ; Cem Bayram SEÇEN
Türkiye’den gökyüzüne mizahi bir bakış;Dünya yine rahat durmadı! Elon Musk, teknolojiyle uğraşa uğraşa gözünü gökyüzüne dikti. Biz daha trafikte iki araba yan yana geçemeyen sokaklarımızda ilerlemeye çalışırken adam arabayı uçurmanın hesabını yapıyor! Haberi duyunca önce sevindim. Dedim ki, “Nihayet! Bursa trafiğinden kurtuluyoruz!”Sabah arabaya bineceksin, kontağı çevireceksin, navigasyona yazacaksın: “Bursa’dan İstanbul’a, ama mümkünse bulutların üzerinden!” Ne köprü kuyruğu, ne otoyol trafiği, ne de önündeki sürücünün sinyal vermeden dönmesi… Sonra düşündüm: Biz bu uçan arabayı kullanmaya başlarsak acaba işler daha mı karışır?
Bir düşünün, Bursa’da sabah trafiği!
Yerde trafik sıkışmış, yukarıda da üç sıra uçan araba kuyruğu… Birisi Uludağ’a kestirmeden çıkmaya çalışıyor, öteki teleferiğin üzerinden geçiyor. Trafik polisi telsizden bağırıyor: “34 plakalı uçan araç! Bulutun sağından geç, hava boşluğunu kapatma!” Bir de park meselesi var. Yere park edemeyen vatandaş gökyüzüne park ederse ne olacak? Arabayı beşinci kata değil, beşinci buluta mı bırakacağız?
Bizde ehliyet sınavına giren vatandaş, geri geri park ederken üç kez stop ettiriyor. Şimdi bu adama bir de uçuş eğitimi vereceğiz! Direksiyonu biraz fazla kırdı mı, komşunun balkonuna iniş yapacak. Yanlışlıkla gaza bastı mı, kendini İznik Gölü’nün üzerinde bulacak. Bir de bizim meşhur korna alışkanlığımız var. Havada da korna çalınırsa düşünün: Sabahın yedisinde bulutların arasından “Düt düt!” sesleri geliyor. Kuşlar göç yolunu değiştirecek!
Ama sevgili Elon Musk, sen arabayı uçurmaya çalışırken biz daha arabanın nereye park edeceğini düşünüyoruz! Önce yollarımızı, otoparklarımızı, trafik düzenimizi biraz daha geliştirelim. Sonra gökyüzüne çıkarız. Tabii bizim memlekette uçan araba çıkarsa ilk sorulacak soruyu da biliyorum: “Bunun vergisi ne kadar?” Ardından ÖTV’si, sigortası, yıllık bakımı… Bir de uçuşa
elverişlilik raporu isterlerse yandık! Peki biz ne zaman yaparız? Benim tahminim şu: Biz uçan araba yapana kadar Elon Musk uzayda otoyol açar, oraya da hız sınırı koyarlar. Ama umutsuz değilim. Bir gün bizim mühendisler de öyle bir araç yapar ki dünyayı şaşırtır. Yeter ki hayal edelim, çalışalım, bilime yatırım yapalım. Yalnız bir ricam var: O gün geldiğinde ilk deneme uçuşunu Bursa’da yapmayalım. Hele ki cuma günü hiç yapmayalım! Malum, Bursa’nın trafiği zaten başlı başına bir macera. Son sözüm sevgili Elon Musk: Sen uçan arabayı yap, biz de arkandan geliriz. Ama önce bir şey soracağım… Bu araba havada bozulursa çekici mi gelecek, helikopter mi? İşte Türkiye’nin gerçek teknoloji sorusu budur! Yazar ; Faik Balkan DEMİRSU
Ekonomi, siyaset, dış politika ve toplum… Türkiye son üç ayda neler yaşadı, vatandaşın gündeminde ne kaldı? Türkiye’de üç ay daha geride kaldı. Ağustos, eylül ve ekim ayları boyunca ekonomi konuşuldu, siyaset tartışıldı, dış ilişkilerde yeni adımlar atıldı. Ancak bütün bu gelişmelerin ortasında vatandaşın değişmeyen bir gündemi vardı: geçim mücadelesi. Bu üç aylık döneme dönüp baktığımızda, Türkiye’nin yalnızca ekonomik göstergelerle değil, güven, adalet, beklenti ve gelecek kaygısıyla da sınandığını görüyoruz.
EKONOMİ: BÜYÜME VAR, PEKİ RAHATLAMA NEREDE?Ağustos ayında ihracatın 23,5 milyar dolara ulaşması ve yılın ilk sekiz ayında 185 milyar doları aşması, ekonominin olumlu başlıklarından biri oldu. Ancak ekonomideki başarıyı yalnızca ihracat rakamlarıyla ölçmek yeterli değil. Esnafın dükkânındaki hareketlilik, işçinin maaşıyla ay sonunu getirip getiremediği, emeklinin pazardan filesini doldurabilmesi de ekonomik tablonun bir parçası. Enflasyonla mücadelede ilerleme sağlanması önemli. Fakat fiyatların artış hızının düşmesi, geçmişte yükselen fiyatların gerilemesi anlamına gelmiyor. Vatandaşın asıl beklediği, hayat pahalılığının hissedilir biçimde hafiflemesi. Ekonomi yönetiminin önündeki temel soru hâlâ aynı: Makroekonomik iyileşme, hanelerin günlük hayatına ne zaman daha güçlü yansıyacak?
Son üç ayda Türkiye’nin siyasi gündemi, ekonomik kararların ve kamu yönetimine ilişkin tartışmaların gölgesinde ilerledi. Vatandaşın beklentisi ise yalnızca siyasi açıklamalarla sınırlı değil. İnsanlar daha öngörülebilir bir gelecek, etkili kamu hizmetleri ve sorunlarına çözüm üreten bir yönetim anlayışı istiyor. Siyasetin başarısı, gündemi ne kadar meşgul ettiğiyle değil, toplumun sorunlarına ne kadar çözüm ürettiğiyle ölçülmeli. Çünkü vatandaşın önceliği çoğu zaman tartışmaların kendisi değil, o tartışmaların kendi hayatında neyi değiştirdiği.
EKİM AYININ ÖNEMLİ BAŞLIĞI; FAİZ VE YATIRIMCI GÜVENİEkim ayında ekonomi gündeminin dikkat çeken gelişmelerinden biri, Merkez Bankasının 22 Ekim’de politika faizini yüzde 37’den yüzde 36’ya indirmesi oldu. Aynı dönemde yatırım fonlarıyla ilgili kriz de tasarruf sahiplerinin güvenini gündeme taşıdı. Burada iki ayrı mesele var: Ekonominin finansman koşulları ve vatandaşın birikimlerine duyduğu güven. Faiz kararlarının etkisi zaman içinde ortaya çıkabilir. Ancak tasarruf sahipleri açısından şeffaflık, denetim ve hukuki güvenceler her zaman önemlidir. Bir insanın yıllarca biriktirdiği paranın geleceği konusunda kaygı duyması, yalnızca finans piyasalarını ilgilendiren bir konu değildir. Bu durum, ekonomik sisteme duyulan güveni de ilgilendirir.
Türkiye ile Kanada arasındaki ilişkilerin ekim ayında stratejik ortaklık seviyesine yükseltilmesi, dönemin önemli diplomatik gelişmelerinden biri oldu. İki ülke ticaret, enerji, savunma ve yatırım alanlarında iş birliğini genişletmeyi hedefliyor. Bu tür anlaşmalar Türkiye açısından yeni ekonomik imkânlar oluşturabilir. Ancak diplomatik ilişkilerin başarısı, imzalanan belgelerden çok, hayata geçirilen projeler ve elde edilen somut sonuçlarla ölçülür.Türkiye’nin uluslararası alandaki hareket alanını genişletmesi kadar, bu ilişkilerin üretime, istihdama ve teknolojiye katkı sağlaması da önem taşıyor.
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ: DEMOKRASİNİN VİCDANISon üç ayın değerlendirmesinde basın özgürlüğü de göz ardı edilmemeli. Bianet’in 21 Ekim’de yayımladığı medya gözlem raporuna göre, temmuz-eylül döneminde Türkiye’de en az yedi gazeteci tutuklandı, 13 gazeteci gözaltına alındı ve 17 gazeteci hakkında soruşturma yürütüldü. Raporda erişim engelleri, yayın yasakları ve tehditler de ele alındı. Gazetecilik, yalnızca haber aktarmak değil, kamu adına soru sormak ve toplumu bilgilendirmektir. Elbette her iddia kanıtlanmalı, kişilik hakları korunmalı ve gazetecilik etik kurallarına uyulmalıdır. Ancak kamu yararını ilgilendiren konuların özgürce araştırılabilmesi de demokratik toplumun temel ihtiyaçlarındandır. Bir ülkede güçlü bir kamuoyu oluşması, vatandaşın farklı görüşlere ve güvenilir bilgilere ulaşabilmesiyle mümkündür.
ÜÇ AYIN SONUNDA TÜRKİYE NEREDE DURUYOR?Ağustostan ekim sonuna uzanan bu dönemin tablosu, hem fırsatları hem de çözüm bekleyen sorunları ortaya koyuyor. İhracatta olumlu rakamlar, yeni diplomatik ilişkiler ve ekonomik politikadaki değişiklikler bir tarafta; hayat pahalılığı, tasarruf sahiplerinin güven ihtiyacı ve toplumsal beklentiler diğer tarafta.Türkiye’nin önündeki mesele, bu iki tablo arasında köprü kurabilmek. Ekonomik büyüme vatandaşın refahını artırmalı. Kamu kurumları güven vermeli. Siyaset çözüm üretmeli. Basın, toplumun doğru bilgiye ulaşmasına katkıda bulunmalı. Bunlar birbirinden bağımsız hedefler değil; güçlü bir ülkenin birbirini tamamlayan unsurlarıdır.
Üç ay boyunca çok sayıda gelişme yaşandı. Yeni kararlar alındı, ekonomik veriler açıklandı, diplomatik görüşmeler yapıldı, tartışmalar sürdü. Ama vatandaş akşam evine döndüğünde yine kendi hesabını yaptı. Mutfak masrafı ne kadar arttı? Kira nasıl ödenecek? Çocukların geleceği nasıl güvence altına alınacak? Emekli maaşı ay sonuna yetecek mi? İşte ülkenin gerçek gündemi bu soruların içinde saklı. Bir ülkenin başarısı yalnızca büyüme rakamlarıyla değil, o ülkede yaşayan insanların hayatlarının ne kadar iyileştiğiyle ölçülür. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde en çok ihtiyaç duyduğu şey, ekonomik göstergelerle vatandaşın yaşadığı gerçekler arasında güçlü bir bağ kurmak. Çünkü vatandaşın beklediği mucize değil; emeğinin karşılığını alabildiği, geleceğinden daha az kaygı duyduğu ve yarına daha fazla güvenle bakabildiği bir Türkiye. / Cem Bayram Seçen ; Özel Haber ve Gündem Analizi
Köln, Almanya (AP) Polis, iki genç adam tarafından kontrol edilen bir robotun 16 yaşındaki bir kızın kalçalarına dokunması ve ona doğru itme hareketleri yapmasının ardından Alman yetkililerin olası cinsel tacizle ilgili soruşturma başlattığını bildirdi. Batıdaki Köln şehrinde polis, Cumartesi gecesi ile Pazar sabahı arasında meydana gelen ve robotun 16 yaşındaki sahibi olduğu düşünülen kişi ile 19 yaşındaki arkadaşının iddia edilen saldırıyı filme aldığı olaya müdahale etti. Olayı canlı yayınladıkları ve internet üzerinden yorum yaptıkları söylendi. Köln polis sözcüsü Christoph Bermel, iki erkek gencin henüz suçlanmadığını ancak şüpheli olarak değerlendirildiklerini ve müfettişlerin robotun hareketlerinin önceden programlanmış mı yoksa gerçek zamanlı olarak mı kontrol edildiğini incelediklerini söyledi. Polisin bu tür olaylarla daha önce karşılaşmadığını söyledi. Bermel, Ulusal Basına verdiği demeçte, “Bu olgudan şimdiye kadar haberdar değildik,” diyerek bunun “bizim için yeni bir alan” olduğunu belirtti. Köln polisi Pazartesi günü yaptığı açıklamada, bir fast-food restoranının yakınındaki olay yerine sevk edilen acil durum ekiplerinin robotu bir aracın bagajında bulduğunu belirtti. Robot ve iki gencin cep telefonlarına el konuldu. Kuzey Ren Vestfalya Polisi Köln Şubesi, Facebook’ta yerde yatan kırmızı ve altın renkli robotun bir fotoğrafını paylaştı. Yaklaşık 120 cm boyunda olduğu söylenen robot, beyaz bir atlet, siyah eşofman giymişti ve altın bir zincir ile güneş gözlüğü takıyordu. Ayrıca sahte bir bıyığı olduğu da görülüyordu. İnternette dolaşan videolarda, iki genç adamın hareketli bir gece sokağında bir grup kadının yanına robotu götürdüğü, birine çarptığı ve diğerlerine sarıldığı görülüyor. Adamlardan biri robota defalarca bağırıyor ve robot cinsel hareketler yapınca onu geriye doğru çekiyor, bu da çevredeki insanlar arasında kahkahalara neden oluyor. Polis, Salı günü Facebook hesabından yaptığı açıklamada, uygunsuz yorumları eleştirdi ve bu tür olayları paylaşmanın veya bunlarla ilgili şaka yapmanın mağdurlar üzerindeki etkiyi daha da kötüleştirebileceği konusunda uyardı. Haber ; Cem Bayram SEÇEN