“Annem bana baktı, şimdi onu başkasına mı emanet edeceğim?”
Bu cümle, bakımevi kararı vermek zorunda kalan binlerce insanın zihninden geçen ortak düşüncelerden biri. Dünya genelinde yaşam süresi uzuyor. Buna bağlı olarak demans, Alzheimer, Parkinson ve ileri yaşa bağlı sağlık sorunları daha sık görülüyor. Birçok aile, yaşlı yakınlarının günün her saatinde bakım ve gözetim gerektirdiği bir noktaya geliyor. Buna rağmen, bakımevine yerleştirme kararı çoğu aile için yalnızca pratik değil; aynı zamanda yoğun duygusal, kültürel ve ekonomik bir süreç oluyor. Uzmanlara göre bunun nedeni tek bir faktör değil. Psikoloji, aile yapısı, ekonomik koşullar ve toplumun yaşlılığa bakışı iç içe geçmiş durumda.
Suçluluk Duygusu En Büyük Engel
Araştırmalar, aile bireylerinin yaşlı yakınlarını kurumsal bakıma yönlendirme sürecinde en sık yaşadığı duygunun suçluluk olduğunu gösteriyor. Birçok kişi, “Ben bakamadım”, “Yeterince iyi evlat olamadım” ya da “Beni büyüten kişiyi yalnız bırakıyorum” düşüncesiyle mücadele ediyor. Psikologlar, bu duygunun özellikle ebeveynleriyle güçlü bağ kurmuş kişilerde daha yoğun yaşandığını belirtiyor. Karar, çoğu zaman tıbbi gereklilikten çok vicdani bir sınav gibi algılanıyor.
Toplumun Baskısı
Türkiye gibi aile bağlarının güçlü olduğu toplumlarda sosyal çevrenin etkisi de önemli. “Annesini huzurevine bırakmış.” “Babasına sahip çıkamadı.” “Evladı bakmalı.” Bu tür ifadeler, ailelerin zaten zor olan kararını daha da ağırlaştırabiliyor. Sosyologlara göre birçok aile, çevresinden gelecek eleştiriler nedeniyle profesyonel bakım seçeneğini aylar hatta yıllarca erteliyor. Bu gecikme bazen hem yaşlı bireyin hem de bakım veren kişinin sağlığını olumsuz etkileyebiliyor.
Evde Bakımın Görünmeyen Yükü
Yaşlı bakımını üstlenen aile bireyleri çoğu zaman fiziksel ve psikolojik olarak tükeniyor. Gece boyunca uyanmak, ilaç takibini yapmak, düşmeleri önlemek, hastane randevularını organize etmek ve kişisel bakım ihtiyaçlarını karşılamak; özellikle tek bir kişinin omuzlarına yüklendiğinde ciddi bir bakım yüküne dönüşebiliyor. Uzmanlar, uzun süreli bakım veren kişilerde depresyon, kaygı bozukluğu, kronik yorgunluk ve sosyal izolasyon riskinin arttığını belirtiyor.
Ekonomik Gerçekler
Bakımevi kararı yalnızca duygusal değil, ekonomik bir mesele de. Nitelikli bakım hizmetlerinin maliyeti birçok aile için yüksek olabiliyor. Buna karşılık evde tam zamanlı profesyonel bakıcı çalıştırmanın maliyeti de benzer şekilde ağır bir yük oluşturabiliyor. Bu nedenle bazı aileler, ihtiyaç duydukları profesyonel desteğe ulaşmakta zorlanıyor ve bakım sorumluluğunu kendi imkânlarıyla sürdürmeye çalışıyor.
Yaşlılar Ne Hissediyor?
Her yaşlı birey bakımevine aynı gözle bakmıyor. Bazıları evinden ayrılmayı kimliğini ve bağımsızlığını kaybetmek olarak görüyor. Bazıları ise düzenli sağlık hizmeti, güvenlik, sosyal etkinlikler ve yaşıtlarıyla bir arada olma imkânı nedeniyle kurumsal bakımı olumlu karşılıyor. Uzmanlar, karar sürecine yaşlı bireyin mümkün olduğunca dahil edilmesinin uyum sürecini kolaylaştırdığını vurguluyor.
Bakımevlerine Yönelik Önyargılar
Toplumdaki en yaygın yanlış kanılardan biri, tüm bakımevlerinin ilgisiz veya kötü koşullarda hizmet verdiği düşüncesi. Oysa bakım kurumlarının kalitesi, personel sayısı, sağlık hizmetleri, denetim mekanizmaları ve sosyal faaliyetleri arasında önemli farklılıklar bulunabiliyor. Uzmanlar, karar verilmeden önce kurumların yerinde ziyaret edilmesini, personel yapısının incelenmesini ve hizmet standartlarının değerlendirilmesini öneriyor.
Gazeteci Gözüyle
Bu haber hazırlanırken dikkat çeken en önemli gerçek şu oldu: Aileler çoğu zaman yaşlılarını bakımevine göndermek istemedikleri için değil, bu kararın taşıdığı manevi yük nedeniyle zorlanıyor. Bir yanda yıllarca emek vermiş anne ve babaya duyulan minnet; diğer yanda onların güvenliğini sağlama sorumluluğu var. Asıl soru belki de “Bakımevine göndermek doğru mu?” değil; “Yaşlı bireyin ihtiyaçlarını en iyi hangi bakım modeli karşılıyor?” olmalı. Çünkü bazı durumlarda profesyonel bakım, bir yakınından vazgeçmek değil; onun güvenliği, sağlığı ve yaşam kalitesi için destek almaktır. Toplum yaşlandıkça bu tartışmanın daha da önem kazanacağı açık. Uzmanlar, aileleri suçlamak yerine bakım verenleri destekleyen sosyal politikaların, erişilebilir bakım hizmetlerinin ve yaşlı dostu uygulamaların geliştirilmesinin hem yaşlı bireylerin hem de ailelerin yaşam kalitesini artıracağını vurguluyor. Bu cümle, bakımevi kararı vermek zorunda kalan binlerce insanın zihninden geçen ortak düşüncelerden biri. Dünya genelinde yaşam süresi uzuyor. Buna bağlı olarak demans, Alzheimer, Parkinson ve ileri yaşa bağlı sağlık sorunları daha sık görülüyor. Birçok aile, yaşlı yakınlarının günün her saatinde bakım ve gözetim gerektirdiği bir noktaya geliyor. Buna rağmen, bakımevine yerleştirme kararı çoğu aile için yalnızca pratik değil; aynı zamanda yoğun duygusal, kültürel ve ekonomik bir süreç oluyor. Uzmanlara göre bunun nedeni tek bir faktör değil. Psikoloji, aile yapısı, ekonomik koşullar ve toplumun yaşlılığa bakışı iç içe geçmiş durumda. .Haber Editörü ; Cem Bayram SEÇEN
Her yıl 1 Temmuz gelir, birkaç limanda çelenkler bırakılır, denizde kortej geçişleri yapılır, yüzme yarışları düzenlenir ve ardından gün sessizce sona erer. Ertesi gün gazetelerin manşetlerine baktığınızda ise çoğu zaman bu önemli günü göremezsiniz. Peki neden? Neden Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı açısından dönüm noktalarından biri olan Kabotaj Bayramı, kamuoyunda hak ettiği ilgiyi görmüyor?
Kabotaj Kanunu Ne Anlama Geliyordu?
Osmanlı Devleti’nin son döneminde, kapitülasyonlar nedeniyle Türkiye’nin limanları arasında yük ve yolcu taşımacılığı büyük ölçüde yabancı şirketlerin kontrolündeydi. Cumhuriyet’in kurulmasının ardından ekonomik bağımsızlığın sağlanması amacıyla önemli adımlar atıldı. 19 Nisan 1926 tarihinde kabul edilen Kabotaj Kanunu, 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe girdi. Böylece Türkiye’nin karasularında yük ve yolcu taşıma, kılavuzluk, römorkörcülük, balıkçılık ve benzeri denizcilik faaliyetleri büyük ölçüde Türk bayraklı gemilere ve Türk vatandaşlarına bırakıldı. Bu düzenleme, denizlerde ekonomik egemenliğin ilanı olarak kabul edildi.
1 Temmuz’da Ne Oldu?
1 Temmuz 1926’da Kabotaj Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle Türkiye, kendi karasularındaki ticari faaliyetlerde tam yetki sahibi oldu. Bu tarih, yalnızca bir kanunun yürürlüğe girdiği gün değil; Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık hedefinin önemli kilometre taşlarından biri olarak kabul edilir.
Eskiden Nasıl Kutlanıyordu?
Geçmişte özellikle İstanbul, İzmir, Çanakkale, Mersin, Samsun, Trabzon ve diğer sahil kentlerinde Kabotaj Bayramı büyük coşkuyla kutlanırdı. Limanlarda Türk bayraklarıyla süslenen gemiler halkın ziyaretine açılır, denizde yüzme yarışları, kürek ve yelken müsabakaları düzenlenirdi. Yağlı direkten bayrak alma yarışmaları, su sporları gösterileri, cankurtaran ekiplerinin kurtarma tatbikatları ve deniz kortejleri bayramın simgesi hâline gelmişti. Çocuklar için etkinlikler yapılır, denizcilik mesleğini tanıtan programlar düzenlenir, liman kentlerinde adeta bir festival havası yaşanırdı.
Neden Eskisi Gibi Konuşulmuyor?
Bugün Kabotaj Bayramı’nın kamuoyundaki görünürlüğünün azalmasının birkaç nedeni bulunuyor. İlk olarak, gündem çok hızlı değişiyor. Ekonomik gelişmeler, siyasi tartışmalar, uluslararası krizler ve doğal afetler gibi konular medya gündeminde daha geniş yer buluyor. İkinci olarak, Türkiye’de denizcilik kültürü istenilen düzeyde yaygın değil. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasına rağmen toplumun önemli bir bölümü denizciliği günlük yaşamının doğal bir parçası olarak görmüyor..Üçüncü neden ise kutlamaların giderek daha yerel ölçekte yapılması. Birçok il ve ilçede etkinlikler düzenlense de bunlar ulusal ölçekte yeterince görünür olmuyor.
Oysa Kabotaj Sadece Denizcilik Değildir
Kabotaj, yalnızca gemilerin limanlar arasında sefer yapması anlamına gelmez.Bu hak; ekonomik bağımsızlığı, milli egemenliği, deniz ticaretini, liman işletmeciliğini, balıkçılığı ve deniz güvenliğini de kapsayan stratejik bir kazanımdır. Bugün dünya ticaretinin büyük bölümü deniz yoluyla gerçekleşirken, deniz taşımacılığı ülkelerin ekonomik gücünün temel unsurlarından biri olmaya devam ediyor.
Gazeteci Gözüyle
Gazetecilikte haber değeri çoğu zaman “güncel krizler” üzerinden şekilleniyor. Oysa bazı tarihler, sıcak gelişmeler olmasa bile hatırlatılmayı hak eder. 1 Temmuz da bunlardan biridir.!! Bir ülkenin denizlerdeki egemenlik hakkını simgeleyen böyle bir günün yalnızca birkaç tören haberiyle geçiştirilmesi, denizcilik tarihimizin toplum hafızasında yeterince yer bulamadığını gösteriyor. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak, denizlerimize ve denizcilik tarihimize yeterince sahip çıkabiliyor muyuz? Kabotaj Bayramı, yalnızca geçmişi anmak için değil; deniz ticareti, limanlar, tersaneler, balıkçılık, mavi ekonomi ve deniz güvenliği alanlarında geleceğe yönelik hedefleri konuşmak için de önemli bir fırsattır. Çünkü denizlere hâkim olan ülkeler, yalnızca kıyılarını değil; ekonomilerini, ticaretlerini ve geleceklerini de daha güçlü şekilde inşa ederler..Yazar ; Cem Bayram SEÇEN
Takvimler yine 15 Temmuz’u gösteriyor..! Aradan yıllar geçti. Sokaklar değişti, şehirler büyüdü, çocuklar yetişkin oldu. Ancak o gecenin hafızalarda bıraktığı iz hâlâ tazeliğini koruyor. Çünkü bazı tarihler yalnızca takvim yapraklarında yer almaz; milletlerin ortak hafızasında yaşamaya devam eder. 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır sınamalarından biriyle karşı karşıya kaldı. Devlet kurumlarının içine yıllar boyunca sızmış darbeci unsurların girişimi; yalnızca hükümeti değil, anayasal düzeni, demokratik kurumları ve millet iradesini hedef aldı. O gece yaşananlar, farklı siyasi görüşlerden milyonlarca insanın demokrasiye sahip çıkma iradesini de ortaya koydu. Kimi köprülerde, kimi meydanlarda, kimi hastanelerde, kimi de görev yaptığı kurumlarda sorumluluğunu yerine getirmeye çalıştı. Güvenlik güçleri, kamu görevlileri ve siviller yaşamlarını yitirdi;
binlerce kişi yaralandı. 15 Temmuz’u değerlendirirken, olayın siyasi tartışmalarının ötesinde, demokrasi, hukuk devleti ve kurumların dayanıklılığı açısından çıkardığı derslere odaklanmak gerekir. Çünkü demokrasiler yalnızca seçimlerle ayakta kalmaz. Güçlü kurumlar, şeffaf yönetim, hukukun üstünlüğü ve hesap verebilirlik de demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Devletin her kademesinde liyakat, etkin denetim ve kurumsal işleyiş güçlendirilmediği sürece benzer risklerin tamamen ortadan kalktığını söylemek kolay değildir. Bugün dünya farklı tehditlerle karşı karşıya. Artık savaşlar yalnızca tanklarla yapılmıyor. Siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları, ekonomik baskılar, yapay zekâ destekli propaganda faaliyetleri ve hibrit güvenlik tehditleri devletlerin karşılaştığı yeni sınamalar arasında yer alıyor. Bu nedenle 15 Temmuz’un öğrettiği en önemli derslerden biri de yalnızca sınırları değil, kurumları, bilgi güvenliğini ve toplumsal dayanışmayı da koruyabilmektir.
Bir başka önemli konu ise toplumsal birliktir. O gece farklı siyasi görüşlerden insanların ortak paydada buluşabilmesi, kriz anlarında toplumsal dayanışmanın ne kadar değerli olduğunu gösterdi. Ancak bu birlik duygusunun yalnızca yıldönümlerinde hatırlanması yeterli değildir. Demokrasi kültürünün günlük yaşamda da korunması, farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, hukukun herkese eşit uygulandığı bir ortamın güçlendirilmesiyle mümkündür.
15 Temmuz aynı zamanda aileler için bitmeyen bir acının adıdır.
Hayatını kaybedenlerin yakınları için geçen yıllar, acının tamamen sona erdiği anlamına gelmez. Yaralananlar, gaziler ve olaylardan etkilenen birçok insan için bu tarih, kişisel hafızalarında derin izler taşımaya devam etmektedir. Milletler geçmişlerini unutmadan geleceğe yürür.. Ancak geçmişi hatırlamak ile geçmişe takılı kalmak arasında önemli bir fark vardır. Hatırlamak; ders çıkarmaktır. Ders çıkarmak ise daha güçlü kurumlar, daha sağlam bir demokrasi ve daha dirençli bir toplum inşa etmektir. Bugün Türkiye, bulunduğu coğrafyada güvenlikten ekonomiye, teknolojiden diplomasiye kadar çok sayıda sınamayla karşı karşıya. Böyle dönemlerde tarih, yalnızca anma törenleriyle değil, doğru analizlerle de yaşatılmalıdır. 15 Temmuz’un yıldönümü, yalnızca bir gecenin değil; demokrasiye, hukuk devletine ve toplumsal dayanışmaya dair sorumluluklarımızı yeniden düşünme fırsatıdır. Çünkü güçlü devletler sadece askerî güçleriyle değil, güçlü kurumları, hukukun üstünlüğüne olan bağlılıkları ve ortak gelecek bilinciyle ayakta kalırlar. Ve belki de en önemli soru şudur: Geçmişten ne kadar ders aldık? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bugünü değil, yarının Türkiye’sini de şekillendirecektir..Yazar ; Faik Balkan DEMİRSU
7 Temmuz’da Ankara’da olacağı belirtilen Trump ziyaretine Anıtkabir ile başlayacak ve ardından da Beştepe’ye geçecek.
7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi öncesi dünya liderlerinin de programları netleşmeye başladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Ankara’ya vardıktan sonra ilk olarak Anıtkabir’i ziyaret edeceği öğrenildi. Trump’ın 7 Temmuz’da Ankara’da olacağı belirtiliyor. Trump ziyaretine Anıtkabir ile başlayacak ve ardından da Beştepe’ye geçecek. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Trump’ı Beştepe’de resmi törenle karşılayacak.
Makam aracına atlı birlikler eşlik edecek
Tören sonrası önce baş başa, ardından heyetler arası görüşmeye geçilecek. ABD ve Türkiye arasında milli muharip uçak KAAN’da kullanılacak F-110 savaş uçağı motorlarının satışı, Türkiye’nin F-35 programına geri dönüşü, Suriye ve Gazze’deki son durum gibi pek çok başlık masada olacak.
Özel araçları ve helikopteriyle gelecek
ABD Başkanı, her ülkeye olduğu gibi Türkiye’ye de özel araçlarını ve helikopterini getirecek. Onlardan biri Trump’ın makam aracı The Beast, yani Canavar. Alınan habere göre, başkanlık helikopteri Marine One demonte olarak uçağa yüklenecek ve Ankara’da Amerikalı teknik heyetler tarafından montajı yapılacak. Tüm süreç ABD gizli servisi ve Türk mevkidaşlarının koordinesinde yürütülecek. Dış Haberler Editörü ; Cem Bayram SEÇEN
Bu saldırılar, Moskova’nın hafta başında Kiev’e düzenlediği geniş çaplı füze ve İHA saldırısının ardından geldi. Saldırıda en az 30 kişi hayatını kaybederken, kent genelinde 20’den fazla nokta hedef alındı.
Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, Ukrayna güçlerinin cuma akşamı Rusya’nın St. Petersburg kenti yakınlarındaki petrol altyapı tesislerine saldırı düzenlediğini açıkladı. X hesabından paylaşım yapan Zelenskiy, Ukrayna’nın “Rusya’nın savaşını finanse eden liman petrol altyapısını” hedef aldığını belirtti. Zelenskiy, “Kronstadt’a yönelik saldırılar da başarılı oldu. Burası önemli bir askeri hedef. Ukrayna devlet sınırına uzaklığı 850 kilometreden fazla,” ifadelerini kullandı. Rusya’nın Leningrad Bölgesi Valisi Aleksandr Drozdenko ise daha önce yaptığı açıklamada, bölge üzerinde “birkaç düzine” Ukrayna İHA’sının düşürüldüğünü, enkaz parçalarının ise Vısotsk Limanı’na düştüğünü bildirmişti. Rus güçleri de cumartesi sabahı Ukrayna’nın Poltava bölgesine saldırı düzenledi. Naftogaz Grubu Üst Yöneticisi (CEO) Serhiy Koretskiy, saldırının şirketin doğal gaz üretim tesislerini hedef aldığını açıkladı. Koretskiy, Facebook’tan yaptığı paylaşımda, “Tesiste yangın çıktı ve faaliyetler durduruldu. Hasarın boyutunu şu aşamada değerlendirmek mümkün değil,” dedi. Söz konusu saldırılar, Moskova’nın bu hafta başında Kiev’e düzenlediği geniş çaplı füze ve İHA saldırısının ardından geldi. En az 30 kişinin yaşamını yitirdiği saldırılarda başkent genelinde 20’den fazla nokta vuruldu. Kiev Belediye Başkanı, saldırıyı Moskova’nın kente yönelik “bugüne kadarki en büyük saldırısı” olarak nitelendirdi. Ukrayna Hava Kuvvetleri, saldırıda dördü Zircon füzesi, 24 İskender balistik füzesi ve 496 Şahed tipi İHA olmak üzere toplam 570 hava saldırı unsurunun kullanıldığını açıkladı. Ukrayna, son aylarda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin üzerindeki baskıyı artırmak ve Rus ekonomisini hedef almak amacıyla Rusya’nın enerji sektörüne yönelik saldırılarını yoğunlaştırıyor. Bu saldırılar, Rusya genelinde ve Rusya’nın işgali altındaki bölgelerde akaryakıt arzının kısıtlanmasına bağlı yakıt sıkıntısını da beraberinde getirdi. Dış Haberler Editörü ; Cem Bayram SEÇEN